Ramazanı
Çalgı Aletlerinin Hükmü
Share/Save/Bookmark Yazdır Arkadaşına gönder Admine gönder Yorum yolla Yorumları göster html sayfasına kod yerleştir
HUSEYN BİN ALİ RADIYALLAHU ANHUMA
Makaleler Materyal hakkında bilgi
  • Başlık: HUSEYN BİN ALİ RADIYALLAHU ANHUMA
  • Dili: Türkçe
  • Eklenen tarih: Feb 14,2007
  • Kısa Açıklama: HUSEYN BİN ALİ RADIYALLAHU ANHUMA
    .........
  • Gösterim sayısı: 207
  • Link : http://www.islamhouse.com/p/5985

HUSEYN BİN ALİ RADIYALLAHU ANHUMA          
Fatıma Radıyallahu anha, Hasen Radıyallahu anh’ın doğumundan 50 gün sonra Huseyn Radıyallahu anh’a gebe kalmıştı.[1] Hicretin 4. yılı Şa’ban ayının beşinde, Huseyn Radıyallahu anh doğdu.[2]
Abbas Radıyallahu anh’ın hanımı Ümmül Fadl, bir gün Efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına gelerek; “Ey Allah’ın rasulü! Bu gece rüyamda senin bedeninden bir parçasının kesilip evime konulduğunu gördüm.” Dedi. Efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem de; “Hayır görmüşsündür inşallah. Fatıma bir erkek doğuracak, sen de ona oğlun Kusem’in sütünü emzireceksin.” Buyurdu. Huseyn Radıyallahu anh doğunca, Ümmül Fadl onu alıp götürdü ve debeleninceye kadar ona Kusem’in sütünü emzirdi.”[3]
Künyesi Ebu Abdullah’tır. Lakapları ise; Şehid, Seyyid, er Raşiyd, et Tayyib, ez Zeki, el Vafi, el Mübarek, et Tabi limerdatillah ve es Sıbt’tır.[4]
Ya’la el Amiri Radıyallahu anh’den; Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem bir gün ashabıyla birlikte davet edildiği bir yemeğe gidiyordu. O sırada Huseyn Radıyallahu anh de, sokakta çocuklarla oynuyordu. Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem, ashabını geride bırakıp ilerledi ve ellerini açarak Huseyn Radıyallahu anh’ı tutmak istedi. Huseyn Radıyallahu anh bir oraya bir buraya kaçıyor, efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem de gülüyor ve onu tutmaya çalışıyordu. En sonunda tuttu, bir elini ensesine, bir elini de çenesinin altına koyup öptü ve buyurdu ki;
“Huseyn bendendir, ben de Huseyn’denim. Allah’ım! Huseyni seveni sen de sev. Huseyn torunlardan bir torundur.”[5]
Cabir Bin Abdullah Radıyallahu anh’den; Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Cennetlik gençlerin efendisine bakmakla mutluluk duyan, Huseyn Bin Ali’ye baksın”[6]
Ebu Hureyre Radıyallahu anh rivayet ediyor; Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem mescitte oturuyordu. “ufaklık nerede?” buyurdu ve Huseyn Radıyallahu anh odasından çıkıp, düşene kadar yürüyerek geldi. Parmağını Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in sakalına koydu. Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem de Huseyn Radıyallahu anh’ın ağzını açarak ağzını onun ağzına koydu. Sonra buyurdu ki; “Allahım! Ben bunu seviyorum. Sen de bunu sev ve bunu sevenleri de sev.”[7]
İmam-ı Hasan (RA) Hz.leri ve kardeşi İmam-ı Hüseyin (RA) Hz.leri Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in huzurunda güreşiyorlardı. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz İmam-ı Hasan (RA) Hz.leri’ni teşvik ediyordu. Hz. Fatımatüzzehra (RA) babasına:
“Ya Resûlallah! Hasan büyüktür, hep onun tarafını tutuyorsunuz.” Nebi sallallahu aleyhi ve sellem: “Ya Fatıma! Cebrail (AS) Hüseyin'e yardım ediyor.” buyurdular.[8]
Molla Cami’nin rivayetinde, bu esnada Cibril Aleyhisselam’ın Hasen ve Huseyn Radıyallahu anhuma’ya cennetten iki elma getirdiği de kayıtlıdır ki bu ziyadenin aslı yoktur.
Fatıma Radıyallahu anha’dan; Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Hasen’de Benim heybetim ve ululuk niteliğim vardır. Huseyn’de ise, Benim şecaatim ve cömertlik vasfım vardır.”[9]
Zeyd Bin Erkam Radıyallahu anh’den; Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem, Ali, Fatıma, Hasen ve Huseyn Radıyallahu anhum hakkında buyurdu ki; “Bunlarla barışık olanla barışık olurum, çarpışanlarla da çarpışırım.”[10]
Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem bir gün namaz kılarken kulağına bir çocuk ağlaması geldi. Namazını çabucak bitirip dışarı çıktı. Sebebini sorduklarında buyurdu ki; “Bir çocuk ağlaması duydum. Onu Huseyn zannettim.”[11]
Ebu Hureyre Radıyallahu anh, bereketlenmek için Huseyn Radıyallahu anh’ın ayağının toprağından elbisesine sararak taşırdı.[12]
Bir gün Huseyn Radıyallahu anh Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında idi. Annesine gitmek istedi. Hava yağmurlu idi. Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem dua etti ve Huseyn Radıyallahu anh eve gidinceye kadar yağmur kesildi.[13] Aynısı Hasen r.a. hakkında da rivayet edilmişti. Buradaki ifadeye göre, bu Huseyn r.a.’ın kerameti değil, Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in duasının fazileti anlatılmaktadır.
Ebu Avn anlatıyor; “Huseyn Radıyallahu anh Mekke’ye gitmek üzere yola çıkarken İbni Muti’ adındaki birinin yanından geçti. İbni Muti o sırada  kuyusunu temizliyordu. Huseyn Radıyallahu anh’a;
 “Kuyumu genişletiyorum, fakat ne yapsam bir türlü doğru dürüst su alamıyorum” dedi. Huseyn Radıyallahu anh;
“Bana suyundan biraz getir” dedi. İbni Muti suyu getirince, Huseyn Radıyallahu anh önce içti, ağzında çalkaladıktan sonra kuyuya tükürdü. Bundan sonra kuyunun suyu hem tatlandı, hem de çoğaldı.”[14]
Ebu Reca el Utaridi Radıyallahu anh’den; “Sakın Ali Radıyallahu anh’a veya Ehli Beyt’ten birine sövmeyin! Zira bizim Belheceym halkından bir komşumuz vardı. Bir gün Huseyn Radıyallahu anh hakkında;
 “Allah Huseyn Bin Ali denen fasığın canını alsın” dedi. Allah ta onun gözlerini kör etti.”[15]
Vail Bin Alkame’den; “Kerbela vakasında bulundum. Adamın biri kalkıp;
“Huseyn aranızda mıdır?” dedi.
“Evet” dediler. Adam;
“Seni cehennem ile müjdeliyorum” dedi. Huseyn Radıyallahu anh;
“Çok merhametli bir Rab ve sözü geçen bir şefaatçi müjdelenmiş bulunuyorum” dedi. Adama
“sen kimsin?” diye sordular. O da;
“Ben İbni Caveze’yim” dedi. Huseyn Radıyallahu anh;
“Allah’ım! Onu cehenneme gönder” diye beddua etti. Duası biter bitmez, adamın atı ürktü ve kendisi de yere yuvarlandı. Adamın ayağı üzengide asılı kalmıştı ve at onu sürüklediği için vücudu parçalandı, ayağından başka bir şey kalmadı.”[16]
Kelbi’den; “Kerbela’da Huseyn Radıyallahu anh su içerken bir adam ona ok atarak avurtlarını yaraladı. Huseyn Radıyallahu anh;
“Allah seni suya kandırmasın!” diye beddua etti. Bunun üzerine adamda istiska hastalığı (dinmeyen susuzluk) baş gösterdi. Su içe içe nihayet birgün karnı patlayıp öldü.”[17]
Zühri Radıyallahu anh’den ve başkalarından rivayet edildiğine göre; Huseyn Radıyallahu anh şehit edildiği gün Şam’da hangi taş kaldırıldıysa, altında taptaze kan görülmüştür.[18]
Ümmü Seleme ve Meymune Radıyallahu anhuma, cinlerin Huseyn Radıyallahu anh için yüksek sesle ağladıklarını işitmişlerdir.[19]
Kerbela’da Huseyn Radıyallahu anh’a rakip olan herkes mutlaka bir belaya düçar olmuştur. Bu hadisede pek çok kerametler zuhur etmiş olup, kitabın uzamaması için bu kadarı ile yetiniyoruz.
Enes Bin Haris Radıyallahu anh’ten; Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki,
“Benim bu oğlum Huseyn, Irak topraklarından birinde öldürülecektir. Sizden herkim ona yetişirse, yardım etsin!”[20]
Enes Radıyallahu anh’den; “Yağmur meleği Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’e gelmek için izin istedi. Ona izin verildi. Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem, Ümmü Seleme Radıyallahu anha’ya dedi ki;
 “Kapıya bak, yanımıza kimse girmesin!” Derken Huseyn Radıyallahu anh geldi ve girmek istedi. Ümmü Seleme ona mani oldu. Fakat o, sıçradı ve içeri girdi. Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in kucağına oturup boynuna sarıldı. Melek; “Onu seviyor musun?” dedi. Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem de;  “Evet” buyurdu.
“Ama ümmetin onu öldürecek. İstersen sana onun öldürüleceği yeri göstereyim” dedi ve kırmızı bir toprak getirdi. Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem, o toprağı Ümmü Seleme’ye emanet etti ve o da onu başörtüsüne sardı.
Sabit Radıyallahu anh dedi ki; “İşittiğimize göre, o yer, Kerbela’dır.”[21]  Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem bu toprağı koklayıp;
“Riyhu kerbin ve belain (üzüntü ve bela kokusu)” buyurdu. Ümmü Seleme Radıyallahu anha’ya dedi ki;
“İşte bu toprak Huseyn’in öldürüleceği yerin toprağıdır. Kana bulandığı zaman bil ki Huseyn şehit oldu demektir.” Ümmü Seleme Radıyallahu anha dedi ki;
 “Ben bu toprağı yanımdaki bir şişeye koydum ve kendi kendime bu toprağın kana dönüşeceği gün büyük (bir bela) günüdür dedim.” Ümmü seleme Radıyallahu anha, Huseyn Radıyallahu anh’ın şehit edildiği gün o toprağın kana bulandığını görmüştür. Bu hususta İbni Abbas, Ali ve Aişe Radıyallahu anhumden de sahih rivayetler vardır.[22]
Muaviye Radıyallahu anh'e, bazı valileri ve yakınları, Yezit’in veliahtlığa layık olduğunu söyleyerek Muaviye’nin kafasını karıştırdılar.[23] Özellikle Mugire Bin Şu’be’nin kulis faaliyetleri ona çok etki etti. Mugire der ki; “Muaviye’nin kafasına hiç mi hiç olmayacak gibi gözüken muhal bir iş soktum. Bu iş ümmetin hayrına bir şey olmadı. Öyle bir gedik açtım ki, ebediyen kapanmayacaktır.”[24]
Muaviye Radıyallahu anh hicri 56 yılında açıkça Yezid için biat çağrısında bulundu. İnsanlar Yezid’in ahlaksızlığını bildikleri için razı olmadılar. Herkes kerhen evet dedi. Bu çağrıyı Abdurrahman Bin Ebubekr, Abdullah Bin Ömer, İbni Abbas, Abdullah Bin Zubeyr ve Huseyn Bin Ali Radıyallahu anhum reddettiler.[25]
Yezid, krallığı iyi idare etmesiyle şöhret bulduğu gibi, çok şarap içmesi, namazı terk etmesi, şehvetine düşkün oluşu, zalimliği ve fahişelerle yatması ile de meşhur olacaktı. Yezid’e babası henüz sağ iken, tahtının varisi olacağını söz vermişti. Muaviye Radıyallahu anh ölünce, hicri 60 yılında Yezid halife olarak biat aldı.[26] Böylece terör, adam kayırma ve rüşvetle elde edilen bir mirasa varis oldu. Bulunduğu devirde insanların en alçaklarından olan Yezid başa geçmişti.
Huseyn Radıyallahu anh buyuruyor ki; “Dünya bir cife(leş)dir. Onun talipleri ise köpeklerdir.”[27]
Fesahat bahçesinin bülbülü, belagat şehrinin durusu, cennetlik gençlerin efendisi Huseyn Radıyallahu anh Kerbela felaketi ile karşı karşıya kaldı. Bir avuç denecek kadar az yakınları, yardımcıları ve erkek çocukları ile birlikte o belalı beldede şehadet şerbetini içerek, Ehli Beyt dostlarının yüreğine kıyamete kadar şifa bulmayacak bir yara açıldı. Kerbela’da Huseyn Radıyallahu anh’a yapılanlar, bütün dünyayı kan ağlatmaya yetti. O acının gönüllerde yaktığı ateş, dağlara taşlara düşseydi, dağlar, taşlar erir, göklere düşseydi gökler buhar olup feza boşluğunda kaybolurdu.[28]
Muaviye Radıyallahu anh hayattayken tanınmış kişilerden Yezid'e biat almıştı. Fakat İmam Hüseyin'e dokunmayıp, biat teklifinde bulunmamıştı. Özellikle oğlu Yezid'e vasiyet etti ki "Hüseyin b. Ali biat etmezse fazla ısrar etme ve öylece bırak kalsın."
Huseyn Radıyallahu anh ehli beytiyle beraber Mekke’ye yerleşti ve günlerini ibadetle geçirmeye başladı. Mazlum olan İmam Huseyn Radıyallahu anh’ın Mekke’ye girişi, halkta üzüntü ve sevincin bir anda kavuşmasından mütevellid bir his uyandırdı.
Çoktan beri Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’den ve ehli beyt’ten ayrı olan bu mübarek belde, şimdi Huseyn Radıyallahu anh’ın gelişi ile sanki göklere yükseliyordu. Habibi Kibriya’nın aşk ateşiyle yanmakta olan Batha ahalisi ağlaya ağlaya Huseyn Radıyallahu anh’ı karşılamaya koştular. Ehli Beyt’ten böyle şanlı biri ortada iken Yezid’e yüz vermek kimsenin hatırından bile geçmiyordu.
Huseyn Radıyallahu anh’ın yüksek gayesi; “Hakkını, Yezid gibi, Müslüman olduğuna inanmak zor olan bir fasık-ı gasıba terk etmiş görünmekten sakınmak” idi. Zira Medine’de kendi halinde oturmakta iken, Yezid’in tehdit ve icbarı, orada emniyet ve rahatını ortadan kaldırdığından, çaresiz Mekke’ye sığınmıştı.
Fakat Mekke ile Medine halkının kendisine aşırı bağlılığı ile Ümeyyeoğullarından olanların ve valilerin telaşı, Yezid tarafından Huseyn Radıyallahu anh’ın – haşa – bozgunculuğa teşvikçilikle suçlanmasına yol açmıştı.[29]  
Bu arada Kufe’liler, Abdullah ile Huseyn Radıyallahu anhuma’nın Yezid’e beyat etmeyerek, Medine’den Mekke’ye kaçtıklarını ve kendi taraftarlarını topladıklarını işitmişler, başta Süleyman Bin Surad olmak üzere bir çok kişi Huseyn Radıyallahu anh’a mektuplar yazmışlardı. Mektuplarında, Yezid’in zulmünden bıktıklarını, kendi aralarına gelmesi halinde beyat edeceklerini, Yezidin hilafetini kabul etmediklerini belirtiyorlardı.[30]    
 Huseyn Radıyallahu anh durumu düşündü ve bazı zatlar ile istişare yaptı. Amcasının oğlu Müslim Bin Ukayl Radıyallahu anh’ı Kufe’ye göndermeye karar verdi. Müslim Bin Ukayl Radıyallahu anh, Huseyn Radıyallahu anh’ın Iraklılara hitaben yazdığı bir mektupla beraber Kufe’ye gitti ve büyük bir ilgi le karşılandı. Mektubu ağlayarak dinlediler ve Yezid’in adamlarıyla çarpışmak için yeminler ettiler. İlk elde 20.000 civarında kişi Huseyn Radıyallahu anh adına ona beyat verdi.[31]  
Yezid, bu durumu haber alınca, hadiseye karşı zayıf kaldığı için Numan Bin Beşir’i Kufe valiliğinden azletti ve yerine şiddeti seven Ubeydullah Bin Ziyad adlı şereften mahrum birini getirdi.[32] 
Müslim Bin Ukayl Radıyallahu anh, yeni gelişmelerden habersiz olarak, Huseyn Radıyallahu anh’ı ümitlendirici haberler gönderiyordu. Ubeydullah Bin Ziyad, Kufe’ye girdiğinde hemen şiddete başvurdu, tehditler ile Kufelileri sindirdi ve bazı korkak, çıkarcı kimseleri kullanarak; “Huseyn’i davet edenlerin açığa çıkarılmasında yardımcı olacakların ödüllendirileceğini”  vaad etti. Bir jurnalci, Müslim Bin Ukayl Radıyallahu anh’ın saklandığı yeri bildirince, Ubeydullah, bir grup askerle orayı kuşattı ve Müslim Radıyallahu anh vuruşarak şehit düştü.[33]  
Bu sırada durumdan habersiz olan Huseyn Radıyallahu anh Irak’a hareket etmişti. İbni Abbas ve İbni Ömer Radıyallahu anhum gibi mümtaz şahsiyetler, Kufe’lilerin vaadlerine güvenilemeyeceğini hatırlatarak, ona mani olmak istemişlerdi.[34] Fakat Huseyn Radıyallahu anh fikrinden dönmedi ve ehli beytiyle birlikte 8 Zilhicce 60 hicri tarihinde yola koyuldu.[35]
Ebu Hureyre Radıyallahu anh derdi ki; “Allah’ım! Beni 60. seneye eriştirme! Bana çoluk çocuğun idareci olacağı yılı gösterme!” O, bu sözüyle, şu hadisi şerife işaret ediyordu; “Ümmetimin helaki Kureyş çocuklarının elinden olacaktır.”[36] Nitekim duası kabul olmuş ve Ebu Hureyre Radıyallahu anh, bu seneden önce vefat etmiştir.
Ebu Ubeyde Radıyallahu anh’den rivayet edilen zayıf bir hadiste; “Bu – devlet – işi Ümeyye oğullarından Yezid denilen bir adamın baltalamasına kadar adaletle ayakta durmaya devam edecektir!”[37] buyrulmuştur. Yakın lafızla Ebu Zerr Radıyallahu anh’den de rivayet edilmiştir.
Muaz Radıyallahu anh’ın rivayet ettiği isnadı zayıf olan diğer bir hadiste buyrulur ki, “Fitneler karanlık gecenin parçaları gibi üzerinize gelecektir. Bir kısmı gidince başka kısmı gelecektir. Halifelik kaldırılıp krallık yerleşecektir. Ey Muaz tut ve say! Beşe ulaşınca;  “Yezid! Allah Yezid’e bereket vermesin!” buyurdu. Sonra gözleri doldu ve buyurdu ki; “Bana Huseyn’in ölüm haberi geldi ve bana onun şehit olacağı yerin toprağı verildi. Onun katili de bildirildi. Sayı ona ulaşınca; “el Velid! Firavun ismidir. İslam şeriatını yıkandır! Onun kanını ailesinden biri dökecektir.” Buyurdu.[38]   
Haberciler Kufe’de hayli karışık durumların ortaya çıktığını, Müslim Bin Ukayl Radıyallahu anh’ın şehit edildiğini, Huseyn Radıyallahu anh’ın Kufe’li taraftarlarının sindirildiğini haber verdiler. Huseyn Radıyallahu anh çevresindekilere durumu bildirdi ve kendisiyle gelmek veya geri dönmek arasında onları serbest bıraktı. Ehli beyti ve yakın akrabaları dışında hemen hemen herkes onu terk etti. Yakınları da, Kufe’ye gitmenin tehlikeli olduğunu söylediler. Fakat Huseyn Radıyallahu anh, yola devam etti ve; “Kufe’liler bizi davet etti, biz de icabet ediyoruz. Karşılarlarsa ne ala, yok ilgilenmezlerse geri döneriz” diye düşünüyordu. Tehlike haberleri çoğalınca, Huseyn Radıyallahu anh yalnız başına gitmeyi istedi fakat ehli beyti onu yalnız bırakmadılar.
Bu arada Huseyn Radıyallahu anh’ın habercisi olan Kays Bin Müshir Radıyallahu anh yakalandı ve İbni Ziyad, onun yüksek bir yere çıkıp Huseyn Radıyallahu anh’ın aleyhinde bir konuşma yapmasını istedi. O ise, çıktı ve Huseyn Radıyallahu anh’a övgüde bulundu. Bunun üzerine Kays’ı yüksek bir yerden atıp parçaladılar.[39]
Huseyn Radıyallahu anh Kufe ve yöresinin sıkı gözaltına alındığını ve kendisiyle savaşacak mücehhez bir ordunun hazırlandığını duyunca ölümden başka bir yol kalmadığını anladı. İşte burada şehit olmak için kesin karar aldığını açıkça belirtti.
Huseyn Radıyallahu anh, Siyraf’a geldiğinde, Kadisiye taraflarında, 2000 kişilik bir süvari birliğiyle karşılaştı. Kumandanları Hürr Bin Yezid et Temimi idi. Bu birliği Kufe valisi göndermişti ve Huseyn Radıyallahu anh’ın Kufe’ye sokulmaması, Hicaz’a dönmesine de fırsat verilmemesi, çevre ile irtibatı, erzak takviyesi ve su temini zor bir sahada konaklamaya zorlanması, silahlı bir vuruşmaya girilmeksizin kontrol altında tutulması gibi gayeler güdüyordu.[40]
Kufe'nin yaklaşık olarak yetmiş kilometre yakınlarında Kerbela ismindeki bir çölde Yezid'in ordusu onları ablukaya aldı. Sekiz gün burada kaldılar. Bu arada günden güne abluka çemberi daralıyor ve sürekli düşmanın sayısı çoğalıyordu. Bilahare İmam (a.s) çok az ashabıyla birlikte otuz bin kişiden oluşan ordunun muhasarasında kaldı. Ve Kufe'ye doğru hareketini devam ettirdi
Bu bir kaç gün içinde İmam Hüseyin (a.s), ordusunun yerlerini ayarlayıp dostlarını tasfiye etmeye karar aldı. Ashabına seslendi. Kısa bir konuşmada şöyle buyurdu: "Bizim ölüm ve şahadetten başka bir yolumuz yoktur. Ben biatımı sizden kaldırdım. Gitmek isteyen, gecenin karanlığından faydalanıp kendisini bu tehlikeli meydandan kurtarsın. Çünkü onlar bir tek beni öldürmek istiyorlar."
Daha sonra ışıkların söndürülmesine emir verdi. Maddi maksatlar için İmam Hüseyin'e koşulanlar sahneyi terkedip dağıldılar. Fakat hak aşıklarından çok azı (40 kişiye yakın yaranı) ve Beni Haşim'den olan akrabaları kaldılar.
İmam Hüseyin yine kalanları toplayıp konuştu ve şöyle buyurdu: "Sizden her kim isterse gecenin karanlığından faydalansın ve kendisini tehlikeden kurtarsın. Onlar bir tek beni istiyorlar." Fakat bu defa İmamın vefalı dostları bir bir kalkıp, çeşitli beyanlarla cevap verdiler ki, “biz hiçbir zaman senin önder olduğun hak yolundan dönmeyeceğiz. Senin temiz eteğinden kopmayacağız. Ve elimiz kılıç tutana, kan damarımızdan akana dek savaşıp, senin hürmetini koruyacağız.”[41]
İbni Ziyad, Ömer Bin Sa’d’ı, Huseyn Radıyallahu anh’a karşı yürümesi için görevlendirmek istedi. Yakınları ile istişare eden Ömer Bin Sad, önce bunu kabul etmek istemediyse de, Re’y şehrinin valiliğinin kendisine daha önceden verilmiş olması ve bu görevin ancak Huseyn Radıyallahu anh’a karşı yürümesi karşılığında verileceğini öğrenince, mal ve makam düşkünlüğü onu şaşırtmış, felaket çukuruna düşmüştü. Huseyn Radıyallahu anh gibi şanı ve şerefi yüce bir zatın kıymetini bildiği halde, göz göre göre kendini cehennem ateşine atmaya cesaret edebilmiştir.[42]
Ömer Bin Sad, 4.000 kişilik askeriyle Kerbela’ya ulaştı. Onun vazifesi, gerekirse zor kullanarak, Huseyn Radıyallahu anh’ın Yezid’e biat etmesini sağlamak idi. Ömer Kerbela’ya varır varmaz, Huseyn Radıyallahu anh’a; Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem’in torunu olarak halk nezdindeki yerini hatırlattı, başına bir felaket geleceğinden endişe ettiğini, Yezide biat ederek, kendisini ve ehli beytini kurtarmasını söyledi.
Huseyn Radıyallahu anh ise; “Bizi Kufe’liler davet etmiştir. Biz de kalkıp geldik. Halbuki bugün, verdikleri sözün ardında durmadıkları anlaşılıyor. Vakanın seyri değişik bir hal almıştır. Öyleyse izin verin de geri dönelim.” Dedi.
Ömer Bin Sad, durumu İbni Ziyad mel’ununa yazdı. Cevabında; “Hele o, Yezid’e karşı beyat etsin de, düşünürüz. Şimdi siz hazır onu ele geçirmişken bırakmayın, su yolunu tutarak su almasına da engel olun” diye haber aldı. Bunun üzerine Ömer Bin Sad, 500 kadar askerini Huseyn Radıyallahu anh ile nehir arasına yerleştirerek Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in ciğerparesini ve ehli beytini susuz bıraktı.[43]
Meselenin iyice karmaşıklaştığını gören Huseyn Radıyallahu anh, gece vakti Ömer Bin Sad ile özel bir görüşme yaparak, ona üç alternatifli bir teklifte bulundu; ya Hicaz’a dönmesine izin verilmesi, ya Şam’a gidip Yezid ile görüşmesinin sağlanması, ya da bir sınır şehrine gönderilip, İslam için ölünceye kadar cihad etmesine fırsat verilmesi. Ömer Bin sad bu teklife sevinerek hemen İbni Ziyad’a yazdı. İbni Ziyad önce bu teklifi uygun bulmuştu fakat Şemir Bin Zilcevşen adındaki habis, valiyi şu sözleriyle kışkırttı; “Huseyn senin eline düşmüşken, onun bu teklifine evet mi diyeceksin? Şayet beyat etmeden kurtulursa, onun kuvvet ve itibarı artar, siz de zayıflarsınız. Ben, işi sıkı tutmanı, Huseyn’in ve yanındakilerin biat etmelerini sağlamanı tavsiye ederim. Zaten ben, Ömer ile Huseyn’in geceleyin iki karargah arasında gizli gizli konuştuklarını duydum.”[44]
İbni Ziyad, gaza geldi ve Ömer Bin Sad’a ulaştırılmak üzere, şiddetli emirler içeren bir emirname yazdı. Buna göre Ömer, Huseyn Radıyallahu anh’ın ve adamlarının biatını almak üzere derhal harekete geçecek, beyat etmezlerse, onlarla savaşacaktı. Aksi halde kumandanlığı Şemir’e bırakmak zorunda kalacaktı. Bu emirnameyi Şemir’e verdi, bu emirlere uyduğu sürece Ömer Bin Sad’e itaat etmesini, aksi halde kumandanlığı devralmasını, Huseyn’in ve Ömer’in başını kendisine göndermesini ısrarla belirtti.
Ömer Bin Sad derhal harekete geçerek, bir grup asker ile Huseyn Radıyallahu anh’a doğru yürüdü. O sırada Huseyn Radıyallahu anh çadırının önünde kılıcına dayanmış bir vaziyette uyuklamıştı. Kızkardeşi Zeynep, karşıdan gelen atlıları görünce, onu uyandırdı. Huseyn Radıyallahu anh; “Rüyamda Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem bana; “Sen bize doğru geliyorsun” diyordu” dedi.[45]
Huseyn Radıyallahu anh, kardeşi Abbas kumandasında yirmi kadar adamını gönderdi. Ömer Bin Sad  ona, validen gelen mektuptan bahsetti ve bunu Huseyn Radıyallahu anh’a iletti. Huseyn Radıyallahu anh sabaha kadar mühlet istedi. Huseyn Radıyallahu anh o gece bütün adamlarını toplayıp, aile fertlerini alıp gitmelerini, düşmanın sadece kendisiyle ilgilendiğini söyledi. Fakat hiçbiri bunu kabul etmedi ve Huseyn’siz bir hayatın hiçbir kıymeti olmadığını ifade ettiler.[46]
Huseyn Radıyallahu anh ibadete ve zikre çok düşkündü. Kur’an okumayı çok severdi. 9 Muharrem’i 10 Muharrem’e bağlayan gece için Ömer Bin Sad’den müsaade istemesi de bu yüzden idi. Şehadetinden önceki bu geceyi ibadet, zikir ve Kur’an okumakla geçirdi.[47]
10 Muharrem 61 (10 Ekim 680) günü sabah namazını müteakip Ömer Bin Sad, emrindeki askerler ile saldırıya geçti. Huseyn Radıyallahu anh önemli yerlere adamlarını yerleştirdi. Kamış ve odunları ateşe verdi.  Aşura günü sabah namazından sonra Hz. Hüseyn ordu komutanlarının her birinin vazifesini belirledi. 
Diğer tarafta Ömer b. Sa’d da ordusunun saflarını düzeltmekle meşguldu. İmam Radıyallahu anh’ın gözü kalabalık düşman ordusuna takılıp karşısındaki sel gibi insanları görünce ellerini göğe kaldırarak şu duayı okudu: 
 “Allah’ım! Her gam ve kederde sığınağım, her sıkıntı ve zorlukta ümidim ve her musibette güvendiğim Sensin. Kalpleri zayıflatan, kurtuluş yollarını kapatan, dostları kaçıran düşmanları sevindiren nice gam ve musibetleri Sana şikayet ettim, başkalarından ümidimi kesip Sana yöneldim. Ve Sen o gam ve üzüntüyü giderdin, onları sen izale ettin, her nimetin sahibi ve her dileğin nihayeti de Sensin.” 
Aşura günü İmam'ın ashabının düşman ordusuna yaptıkları hitabelerin yanı sıra bizzat kendiside hedefini açıklamak, ilahi mesajı ulaştırmak ve hücceti tamamlamak amacıyla defalarca düşman ordusunun karşısında durup tarihi hutbeler irad etmiştir. Ordusunun saflarını düzene soktuktan sonra İmam (a.s) atına binerek Ömer Sa’d’ın ordusunun karşısında durup ilk konuşmasını şöyle yaptı: 
 “Ey İnsanlar! Beni dinleyin; üzerime düşen sizlere öğüt ve nasihatimi dinlemedikçe ve bu bölgeye gelmemin sebebini öğrenmedikçe savaş hususunda acele etmeyin. Eğer delilimi kabul edip, sözümü tasdik eder de bana hak verirseniz saadet yolunu bulmuş olursunuz ve savaş için de hiç bir sebep kalmaz. Eğer delilimi kabul etmezseniz; yaptığınız işin daha sonra gam ve üzüntünüze sebep olmaması için dostlarınızı bir araya toplayıp düşünüp taşının ve sonra hakkımda aldığınız kararı uygulayın. Bana göz açtırmayın. Şüphesiz benim yardımcım Kur’an’ı indiren Allah’tır, salih kulların yardımcısı O’dur. 
Ey Allah’ın kulları! Allah’tan korkun, dünyaya karşı ihtiyatlı davranın; eğer bütün dünya bir kişiye kalacak veya bir kişi orada sürekli kalacak olsaydı, peygamberler bâki kalmaya daha layıktı, rızaları celbedilmeye daha evla ve böyle bir hükme daha uygun olurlardı. Ancak Allah Teala dünyayı fani olmak için yaratmıştır; yenileri eskilir, nimetleri zail olur, sevinci ise kararır (gam ve üzüntüye dönüşür). Dünya engebeli bir menzil ve geçici bir evdir. Öyleyse ahiretiniz için azık toplayın; en güzel azık ise sakınmaktır; Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz. 
Ey insanlar! Allah Teala dünyayı, ehlini halden hale sokan fena ve zeval yurdu kıldı. Aldanan kimse, dünyaya aldanan ve bedbaht kişi de, ona bağlı olan kimsedir. O halde sakın bu dünya sizi aldatmasın. Dünya kendisine itimad edenin ümidini kestiği gibi tamah edenlerin de umudunu boşa çıkarır. Sizin bir iş için toplandığınızı görüyorum; bu işle Allah’ı gazaplandırdınız. Derken Allah da rahmetini sizden çevirdi ve size azabını gerekli kıldı. Rabbimiz ne güzel bir râbdır, siz ise ne kötü kullarsınız. Allah'ın emrine uymaya ikrar ettiniz ve elçisi olan Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’e de iman ettiniz. Ama daha sonra torunlarını ve Ehl-i Beyt’ini öldürmek için saldırıya geçtiniz. Şeytan sizin çevrenizi kuşatmıştır; böylelikle de size yüce Allah’ı hatırlamayı unutturmuştur. Allah sizi ve dileğinizi helak etsin. Biz, Allah’tanız ve şüphesiz O’na dönücüleriz.” 
İmam Hüseyin Radıyallahu anh hutbenin üçüncü bölümünde kendini tanıtarak onlara şu şekilde nasihat ve öğüt verdi: 
“Ey insanlar! Soyumu söyleyin, ben kimim? Sonra kendinize gelin, nefsinizi kınayın. Bakın, beni öldürmeniz, hürmetimi gözetmemeniz size caiz midir? Ben, Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim? Ben, Peygamberinizin vasisi ve amcası oğlunun oğlu değil miyim? Ben, herkesten önce Allah’a iman eden ve Peygamber’in risaletini tasdik eden kimsenin oğlu değil miyim? Seyyid-uş Şüheda olan Hamza, babamın amcası değil midir? Cafer-i Tayyar amcam değil midir? Peygamber’in benim ve kardeşim hakkındaki: “Bu ikisi cennet gençlerinin efendileridir” sözünü duymamış mısınız? 
Eğer sözümü tasdik ederseniz, bu söylediğim sözler bir gerçektir. Allah’a andolsun ki, Allah Teala’nın yalancıya gazab ettiğini ve uydurduğu sözün zararını kendisine çevirdiğini bildiğim günden beri yalan söylemiş değilim. Eğer beni yalanlarsanız şimdi müslümanların arasında Peygamber’in ashabından olan kimseler mevcuttur; bunu onlardan soracak olursanız size söylerler. Cabir b. Abdullah-i Ensari, Ebu Said-i Hudri, Sehl b. Sa’d-is Saidi, Zeyd b. Erkam ve Enes b. Malik’ten sorun, öğrenin; şüphesiz onların hepsi, Resulullah’ın benim ve kardeşimin (Hasan’ın) hakkında buyurduğu sözü duymuşlardır. Bu sözler, sizi kanımı dökmekten alıkoymuyor mu?” [48]
Bu arada Şimr b. Zil Cevşen bağırarak dedi ki: “O kalbiyle değil de diliyle Allah'a ibadet ediyor, ne söylediğini bilmiyor”
Habib b. Mezahir İmam’ın (a.s) ordusunun adına ona şöyle cevap verdi: “Hayır, Allah’a diliyle ibadet eden ve tam bir sapıklık içerisinde olan sensin. Evet, ben çok iyi biliyorum ki sen mevlam Hüseyin’in (a.s) buyurmuş olduğu şeyden korkmuyorsun. Çünkü Allah, pâk olmayan kalbini mühürlemiş, taş gibi yapmıştır.” 
İmam Radıyallahu anh sözlerine şöyle devam etti: “Ben ve kardeşim hakkında Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'in buyurduğu bu sözde şüpheniz varsa benim Peygamberinizin kızının oğlu olduğumda da mı şüphe ediyorsunuz? Allah’a andolsun ki, doğu ve batı arasında (bütün dünyada), sizin ve dışınızdakiler arasında da Resulullah’ın benden başka torunu yoktur. Yazıklar olsun size! Acaba öldürdüğüm bir kimse veya zayi ettiğim bir mal ya da (size vurduğum) bir yara karşılığında mı beni cezalandırmak istiyorsunuz? 
İmam Hüseyin Radıyallahu anh’in sözü bu noktaya varınca Kufe ordusu tam bir sessizlik içerisinde idi ve onlardan bir tepki ve cevap müşahede etmiyordu. Sonra kendisini davet eden ve Ömer-i Sa’d ordusu içerisinde olan ünlü kişilerden birkaçına hitaben şöyle buyurdu: 
“Ey Şebes b. Rib’i, ey Haccar b. Ebcer, ey Kays b. Eş’as ve ey Yezid b. Haris! “Meyvalarımız yetişmiş, çevremiz (bağ ve bahçelerimiz) yeşermiştir ve senin emrinde olacak donanmış bir ordu da hazırdır” diye mektup yazan  siz değil miydiniz?! Söz ve ahdinizi unuttunuz mu?”
Onlar: “Biz böyle bir şey yazmadık” diye İmam’ın sözlerini inkar ettiler. İmam: “Hayır! Vallahi siz böyle yazdınız" dedi. [49]
Huseyn Radıyallahu anh bunları söylemekle, belki insafa gelenler olur da, cehenneme yuvarlanmaktan kurtulurlar diye ümid ediyordu. Aslında Huseyn Radıyallahu anh yalvarmıyor, uyarıyordu. Ümmet arasında fitne çıkmasını istemiyordu. Zira şayet araya kılıç girerse iki ayrı siyasi grup çıkacak, bunların ileride dini hüviyete bürünmesi sözkonusu olacaktı. Böyle de oldu.
Bu arada Kays b. Eş’as yüksek bir sesle: “Biz ne dediğini bilmiyoruz. Niçin amcan oğlu Yezid’e biat etmiyorsun? Biat ettiğin takdirde sana karşı istediğin gibi davranılacak ve sana en ufak bir zarar bile gelmeyecektir.” dedi. 
İmam Hüseyin Radıyallahu anh ona cevaben buyurdu ki: “Ey Kays! Sen Haşimoğulları’nın Müslüm’ün kanından başka bir kan mı senden istemelerinden korkuyorsun? Hayır, Allah’a andolsun ki, ben onlara zillet elini vermeyeceğim ve köleler gibi de onların önünden kaçmayacağım... Rabbimiz olan Allah’a sığınırım.”[50]
Kufe ordusu İmam'ın sözlerine mızrak ve ok atarak cevap verdiler. Daha sonra İmam bineğinden inerek bineğin yularını Akabet b. Sem’an’a verdi ve geriye döndü.
Küfür ordusundan olan Abdullah b. Havze-i Temimi ileri çıkıp İmam’ın ashabına hitaben yüksek bir sesle: Hüseyin sizin aranızda mı? diye sordu.
İmam Radıyallahu anh’ın ashabından birisi: “Evet, Hüseyin burdadır. Ne istiyorsun?” diye cevap verdi. 
Abdullah b. Havze İmam’a hitaben şöyle dedi: Ey Hüseyin! Seni cehennemle müjdeliyorum!”
İmam Hüseyin Radıyallahu anh: “Yalan söyledin; çünkü ben bağışlayıcı, kerim, itaat edilen ve şefaat kabul eden Allah’a doğru gidiyorum; sen kimsin?” buyurdu
Abdullah: “Ben Havze’nin oğluyum” dedi. Bunun üzerine İmam ellerini kaldırarak şöyle dua etti: “Allah’ım, onu cehenneme götür.”
Abdullah b. Havze İmam’ın bu duasına öfkelenerek atını İmam'a doğru mahmuzladı. Atın ayağı bir taşa takılması sonucu Abudullah b. Havze yere yıkıldı ve ayağı eyerin üzengisine takıldı. At ürkerek onu arkasında sürükledi ve çöldeki taşlara çarparak bedeni parçalanmış ve yarı canlı bir halde ateş yakılmış olan bir çukura attı.[51]
Ömer b. Sa’d’ın piyade birliklerinin başında hareket eden Mesruk b. Vali-i Hazremi bu manzarayı görünce geri dönerek kendi ordularına ulaştı ve şöyle dedi: "Hayır; Allah’a andolsun, ben hiç bir zaman Resullulah’ın Ehl-i Beyti’yle savaşmayacağım. Çünkü onların Allah katında yüce makamları ve değerleri var.”
Daha sonra Zuheyr b. Kayn İmam’ın yanına gelerek Kufelilerle konuşmak için izin istedi. İmam Zuheyr’e izin verdi.
Zuheyr Ömer b. Sa’d’ın ordusunun karşısında durarak yüksek sesle şöyle dedı: “Ey Kufe halkı! Sizi Allah’ın azabından sakındırıyorum; müslümanın müslüman kardeşine nasihat etmesi gerekir ve bu ana kadar bizler din kardeşiyken ve aramıza kılıç girmemişken bu bağı kesmeyelim. Ancak aramıza kılıç girdiğinde biz bir ümmet ve siz de başka bir ümmet olacaksınız. Bilin ki, Allah Teala nasıl davranacağımızı göstermek için biz ve sizi Resulullah’ın Ehl-i Beyt’iyle imtahan ediyor. Yezid ve Ubeydullah b. Ziyad gibi azgınlara itaat etmekten sakınmanızı ve Resulullah’ın evlatlarına yardım etmenizi istiyorum. Aksi durumda çok geçmeden gözleriniz yuvalarından çıkaracak, el ve ayaklarınızı bağlayacak ve bedenlerinizi hurma ağaçlarına asacaklardır.”
Ömer b. Sa’d'ın ordusu ona çirkin sözler söyleyerek Hüseyn ve yaranlarını öldürüp veya İbn-i Ziyad’a teslim etmedikçe bu savaştan vazgeçmeyeceklerini ifade ettiler.
Zuheyr dedi ki: “Vallahi Fatıma Radıyallahu anha’nın evlatları Sümeyye’nin çocuklarından dostluğa daha layıktırlar. Onlara yardım etmiyorsanız, bari savaştan uzak durun.”
Bu sırada Şimr, Zuheyr’e doğru bir ok atarak dedi ki: “Sus, Allah sesini kessin. Boş laflarınla bizi yordun.”
Zuheyr cevap olarak Şimr’e hitaben şöyle dedi: “Ey Şimr! Ben seninle konuşmuyorum; çünkü sen insan değilsin. Senin Kur’an’dan doğru dürüst, hatta bir ayet bile bildiğini sanmıyorum. Kıyamette seni rezillik ve cehennem ateşiyle müjdeliyorum.”
Şimr: “Çok geçmeden Allah seni ve imamını öldürecektir.”
Zuheyr: “Beni ölümle mi korkutuyorsun? Allah’a andolsun Hüseyin'in yanında ölmek benim için sizinle ebedi yaşamaktan daha iyidir.”
Tekrar orduya hitap ederek dedi: “Ey Allah’ın kulları! Dikkatli olun bu alçak adam sizi dinden çıkarmasın. Vallahi Muhammed'in şefaati onun evlatlarını ve yardımcılarını kılıçtan geçip öldürenlere ulaşmayacaktır.” 
İmam Hüseyn Radıyallahu anh’in ashabından birisi Zuheyr'e dedi ki: “Ey Zuheyr! Sen Firavunoğulları’nın mü'mini gibi onları nasihat ettin. Allah seni mükafatlandırsın.”[52]
Sonra abid, zahid bir kişi olan, meşhur Kur’an karilerinden sayılan ve kavmi arasında yüce bir makamı olan Bureyr b. Huzayr Kufelilere nasihat etmek için İmam Hüseyin Radıyallahu anh’den izin istedi. İmam izin verince, Bureyr savaş meydanına giderek şöyle dedi:
 “Allah halkı diniyle müjdelemek, hidayet ederek kendisine davet etmek ve insanların yolunu aydınlatan yanan bir ışık olması için Muhammed’i peygamber olarak gönderdi. Bunlar peygamberin evlatlarıdırlar; hangi hakla suyun yolunu onlara kapadınız.
Kufeliler: “Ey Bureyr! Bitir sözünü. Vallahi Hüseyin hiç bir kimsenin susuz kalmadığı bir şekilde susuz kalacaktır.”
Bureyr sözlerine şöyle devam etti: “Ey insanlar! Muhammedin mesajının izleri sizin aranızdadır ve bunlar Peygamber'in Ehl-i Beyt’idirler; o halde onlara nasıl davranacağınıza bakın.”
Kufeliler: “Hüseyin, Ubeydullah b. Ziyad’ın emrine teslim olsun, sonra nereye isterse gitsin.”
Bureyr: “Vay halinize ey Kufeliler! İmamım Hüseyin’e gönderdiğiniz mektuplarda can vermeye hazır olduğunuzu yazdığınızı unuttunuz mu? Şimdi Hüseyn ve ashabı davetinize olumlu cevap vererek sizlere yardıma koştu onları İbn-i Ziyad’a mı teslim edeceksiniz. Resulullah’ın evlatlarına böyle mi davranıyorsunuz. Ne kadar alçak insanlarsınız sizler?! Allah Teala kıyamette sizleri susuz bıraksın.”
Bu sırada Kufelilerden birisi: “Ey Bureyr! Neden bahsettiğini bilmiyoruz.”
Bureyr: “Gerçek yüzünüzü bana gösterip sizleri daha iyi tanımamı sağlayan  ve beni aydınlatan Allah’a şükür ediyorum. Allah’ım; ben bu kavmin yaptıklarından uzağım ve sana sığınıyorum. Allah’ım bu insanların yaptıklarıyla senin karşında hazır olduklarında baş aşağı oluncaya kadar sürekli onlara bela ver ve gazap et.”
Bureyr’in sözleri buraya ulaşınca Kufeliler onu oklarına hedef ettiler ve Bureyr kendi safına geri döndü.
Daha sonra İmam Hüseyin Radıyallahu anh atını ileri sürerek Kufelilerin karşısında durdu ve elindeki Kur’an’ı başının üzerine bırakarak şöyle buyurdu: “Ey İnsanlar! Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı ve ceddim Resulullah’ın sünneti hakem olsun. Bilmiyor musunuz ki, üzerimdeki gömlek, elimdeki bu kılıç ve kalkan Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’e aittir.”
Kufeliler İmam’ın sözlerini doğruladılar. İmam: “Ey Kufe halkı! Öyleyse sizi benimle savaşa sürükleyen şey nedir?”
Kufeliler: “Emir Ubeydullah b. Ziyad’a itaat etmek.”
İmam Radıyallahu anh: “Böyle bir kişiye biat eden ve kılıçlarını bize çeken, Allah’ın düşmanlarının dostları olan, aranızda ne bir adaleti uygulayacak ve ne de kendilerine yeni bir ümit bağlayabileceğiniz kimselere destek olan sizlerin elleri kesilsin. Zalimlerin kılıcının sizlere hükmettiği ve zalimlerin zulümlerinin yeryüzünü kuşattığı bir durumda Resulullah’ın Ehl-i Beyt’inden yüz çevirdiniz. Yazıklar olsun size; Allah’ın kitabını unuttunuz ve buyruklarını tahrif ettiniz. Sizler şeytanın izleyicisi olan günahkarlar grubunu izlemektesiniz. Resulullah’ın sünnetlerini söndürmektesiniz. Peygamber’in Ehl-i Beyt’i olan bizleri bıraktınız ve bize uymadınız. Vallahi ahdinden dönmek sizin eskiden beri süre gelen adetinizdir. Yaşantınızın temeli bunun üzerine kurulmuştur. Doğrusu ahdinden dönmek sizin benliğinizde kök salmıştır. Ve onun meyvesi bize acı ve gasıplara ise tatlıdır. Bilin ki, İbn-i Ziyad beni savaşla zillet arası iki yolda bırakmıştır ve biz zillete boyun eğmeyiz. Çünkü Allah Teala, Resul'u, müminler, temiz kimseler ve zamanın izzetli kimseleri bu alçaklığı ve zilleti bizim için hoş görmezler. Bizim zamanın zalimlerinin itaaatını yiğitlerin katligahına tercih etmemizi kabul etmezler. Şimdi ben, Ehl-i Beytim ve sayıları az olan dostlarımla Allah yolunda kıyam etmiş ve şehadeti canıma satın almışım.
Ey insanlar! Allah’a and olsun bundan sonra süvarinin bineğe binerek meydanda gezdiği süre miktarınca dünyada kalırsınız. Bu sözü babam, ceddim Resulullah’tan bana nakletti. Şimdi ey Hür kendi işinize bakın ve toplanarak işi bitirin. Ancak bilin ki Hüseyn’in ümidi ancak yüce Allah’adır. Çünkü hayatı Allah’ın kudreti elinde olmayan kimse yoktur. Doğrusu benim Allah’ım sırat-ı müstakim üzeredir."
Sonra İmam, Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in büyük sahabesi Ferve b. Mesik-i Muradi’nin şu şiirlerini okudular:
“Ey millet eğer biz sizi yenersek bu bizim şanımızdır.
Ve eğer yenilirsek bilin ki yenilmiş değiliz
Eğer öldürürsek zafer bizimdir
Ve eğer öldürülürsek yine zafer bizimdir.
Biz korkak insanlar değiliz
Biz dünyanın cesurlarının efendileriyiz.
Öldürülürsek şehadet ve fedakarlık günümüz gelmiştir.
Doğrusu ölüm pencelerini bir halkın üzerinden çekip diğerlerinin üzerine doğru uzatır.
Geçmişler geçip gittikleri gibi bugün de bizim ve dostlarımızın geçip gideceğimiz gündür.
Dünyanın efendileri diri kalsalardı biz de mülk ve melekutun efendileri olduğumuz için diri kalırdık.
Ve eğer dünyanın yiğitlerinin yolları ebedi hayata vardıysa
Yiğitlik hükmüyle ebedilik yolu herkesten önce bize açıktır.”[53]
Daha sonra İmam Radıyallahu anh dua için ellerini kaldırarak şöyle buyurdu: “Allah’ım; bu kavme bir damla yağmur yağdırma ve asrın zalimlerini onlara hakim kıl ve Sakafi gencini onlara musallat et ki dönemin zillet ve ölüm şarabını onlara içirsin. Doğrusu onlar yalan konuşmuş, ahitlerini bozmuşlar. Ve Sen iyice biliyorsun ki biz Sana tevekkül etmişiz ve şüphesiz dönüşümüz Sanadır.”
Sonra İmam Radıyallahu anh, Ömer b. Sad’a hitaben buyurdu ki: “Ey Ömer! Gerçekten beni öldürmekle Rey ve Gürgan’ın emiri mi olacağını sanıyorsun? Allah’a andolsun ki bu makama ulaşamayacaksın ve bir yarar elde edemeyeceksin, bu kesin bir vaaddir. Şimdi elinden geleni yap. Şüphesiz benden sonra yüzün gülmeyecek. Kufe çocuklarının senin başınla oynadıklarını ve onu taşlarına hedef aldıklarını görür gibiyim.”
Ömer b. Sa’d İmam’ın bu sözlerini duyunca öfkeyle ordusuna geri döndü. Ömer b. Sa’d’ın yanında olan ve İmam’ın sözlerini duyan Hür b. Yezid-i Riyahi Ömer b. Sa’d’a dedi ki: “Ey Sa’d’ın oğlu! Gerçekten sen Hüseyin ile savaşmak mı istiyorsun?”
Ömer Sa’d: “Evet; vallahi bu savaşın en küçük sonucu baş ve elleri kesmektir.”
Hür: “Acaba Hüseyin’in senin hakkında dediği şeyler üzerinde iyice düşündün mü?”
Ömer bin Sa’d: “Evet; şüphesiz iş benim elimde olsaydı kabul ederdim, ancak emirin İbn-i Ziyad savaşa ısrar ediyor ve bu hususta benim hiç bir yetkim yoktur.”[54]
Hür, Ömer bin Sa’d’ın ordusundaki diğer askerlere bakıverdi ve yanında Kurrat b. Kays’ın olduğunu gördü. Ona sordu ki: “Ey Kurrat! Atına su verdin mi?”
Kurrat: “Hayır, ey Hür.”
Hür: “Onu sulamak istemiyor musun?”
Hürr'ün konuşmaları Kurrat’ı kuşkulandırdı ve Hürr’ün kendisini savaştan uzaklaştırmak istediğini ama kimsenin bunu farketmesini istemediğini sandı. Hür atını İmam Hüseyin’in ashabına doğru sürdü. Bu arada Muhacir b. Avs onu görünce şöyle feryat etti: “Ey Hür! İmam Hüseyin’in ordusuna mı saldırmak istiyorsun?”
Hürr’ün bütün vücudunu titreme sardı ve rengi kaçtı. Hürr’ün bu durumunu görünce Muhacir: “Vallahi, bana Kufe’nin en cesur yiğidi kimdir diye soracak olsalardı senden başka kimseyi göstermezdim. Bu halin nedir?” dedi.
Hür: “Ey Muhacir: Ben kendimi cennetle cehennem arasında görüyorum ve ben bu ikisinden birini seçmek zorundayım. Vallahi kesilsem ve öldürülsem bile cennetten başka bir şeyi seçmeyeceğim.”
Daha sonra Hür İmam Hüseyin’in ashabına doğru ilerleyerek İmam Hüseyin’in ve ashabının yüzüne bakmaktan utanır bir halde başını önüne eğmiş kendi kendine şöyle diyordu:
“Allah’ım; sana yöneldim ve yaptıklarımdan tövbe ediyorum. Tövbemi kabul buyur. Doğrusu ben senin velilerinin kalbini incittim; Peygamber'inin evlatlarını avare ettim. Sonra Hz. Hüseyin'e hitaben Ya Eba Abdullah! Ben yaptıklarımdan pişmanım. Tövbem kabul olur mu?” dedi
  İmam Hüseyin: “Evet, Allah tövbeni kabul eder ve günahlarını bağışlar.” dedi.
Hür: “Sizinle savaşmak için Kufe’den dışarı çıktığımda bir ses duymuştum biri bana seslenerek dedi ki: Ey Hür! Seni cennetle müjdeliyorum. Kendi kendime düşündüm ve dedim ki: Yazıklar olsun Hürr’e! Resulullah’ın evladıyla savaşmaya gittiğinde cennetle müjdeleniyor.”
İmam: “Doğrusu iyilik sana yönelmiştir. Allah sana hayırlı mükafat versin.” Daha sonra Hür İmam'dan Kufelilere konuşmak amacıyla savaş alanına gitmek için izin istedi. İmam Radıyallahu anh, Hürr’e izin verdi. Hür meydana çıkarak yetkin bir sesle şöyle dedi: “Ey Kufe halkı! Anneniz size matem tutsun. Resulullah’ın evladını davet ettiniz ve canlarınızı onun yolunda feda edeceğinizi söylediniz. Ve şimdi size gelmişken onu aranıza almış ona kılıç çekmişsiniz ve esirler gibi özgürlüğünü elinden almış ve suyun yolunu ona kapamışsınız?! Peygamber'inizin evlatlarına böyle mi davranıyorsunuz; ne kadar da kötü bir halksınız sizler! Susadığınızda Allah size su vermesin.”[55]
Bu sırada Ömer bin Sa’d’ın piyade birliklerinden bir grubu Hürr’ün üzerine yürüdüler. Hür geri dönerek İmam Hüseyin’in yanında yer aldı. Çünkü İmam Hüseyin, ashabını savaşı başlatmaktan sakındırıyordu.”[56]
Şimr b. Zil Cuşen öne atılarak şöyle dedi: “Kızkardeşimin çocukları neredeler? Abbas ve kardeşleri neredeler?”  Onlar Şimr’e cevap vermekten sakındılar.
İmam: “Kafir bile olsa ona cevap verin.” dedi. Dediler ki: “Ne istiyorsun, ey  Şimr?”
Şimr: “Ey kızkardeşimin çocukları! Size eman aldım. Kendinizi helaketa atmayın ve emirimiz Yezid’in emrine teslim olun.”
İmam Hüseyin’in kardeşi Ebul Fazl Abbas dedi ki: “Allah’ın laneti sana ve aldığın emana olsun. Resulullah’ın evladı emanda olmadığı halde bize eman mı veriyorsun?! Bizden lanetlenmiş kimselerin emrine mi teslim olmamızı istiyorsun?! Amellerin ne kadar kötü ve ne kadar alçak bir düşüncen var, ey Şimr!”
Ömer b. Sa’d yayına bir ok taktı ve İmam Hüseyin’in ordusuna doğru ilerleyerek ilk oku atıp şöyle dedi: “Şahid olun ki, Hüseyin ve ashabına ilk oku atan benim; emir Ubeydullah’ın yanında buna tanıklık yapın.” Küfür ordusu komutanının bu hareketinden sonra her taraftan İmam Hüseyin ve ashabı üzerine oklar yağmur gibi yağmaya başladı ve ashaptan ok isabet etmeyen kimse kalmadı.
İmam: “Ey yaranlarım! Kalkın. Allah sizi hayırla mükafatlandırsın. Kaderimizde olan şehadete doğru yürüyün. Doğrusu bu oklar Kufe halkının elçileridirler.”
İmam’ın ashabı küfür ordusuna karşılık vermek için saldırıya geçti. Böylece savaş başladı ve bir süre devam etti. Bu saldırı sona erip artalık yatışarak toz toprak çöktüğünde İmam Radıyallahu anh'ın ashabından 50 kişi şehid olmuştu.
Gürültü yatıştıktan sonra Ziyad b. Ebi Süfyan’ın kölesi Yesar ve Ubeydullah b. Ziyad’ın kölesi Salim meydana çıkarak Habib b. Mezahir ve Bureyr b. Huzayr’i savaşa davet ettiler. Bu sırada cesur, yiğit, uzun boylu ve güçlü bir şahıs olan Abdullah b. Umeyr-i Kelbi onlarla savaşmak için İmam’dan izin istedi. Ebu Abdullah (İmam Huseyn) Radıyallahu anh ona izin vererek buyurdular ki: “Ben onu (Abdullah b. Umeyr’i) tecrübeli bir savaşçı biliyorum.”
Salim ve Yesar onun kim olduğunu sormaları üzerine Abdullah recez okuyarak kendisini tanıttı.
Onlar: “Biz seni tanımıyoruz. Zuheyr, Bureyr veya Habib meydana çıksın.”
Abdullah, Yesar’a hitaben, “Benimle savaşmaktan mı çekiniyorsunuz diyerek” kılıçla ona saldırdı. Salim Abdullah’ın Yesar’la savaşmakta  olduğunu görünce arkadan ona saldırdı. Abdullah’ın dostları, arkanı gözetle diye bağırdılar. Salim kılıcını indirdi. Abdullah bu darbeyi sol eliyle karşılayınca parmaklarını kaybetti. Sonra Abdullah, Salim’i de cehenneme gönderdikten sonra İmam’ın yanına döndü. İmam (a.s)'ın yanına yaklaştığında eşi çadırlardan dışarı çıkarak dedi ki: “Anam, babam sana feda olsun ey Abdullah. Savaş meydanına dön, kendini Resulullah’ın (s.a.a) yakınlarına ve evlatlarına feda et. Allah’a andolsun birlikte şehid oluncaya kadar seni yalnız bırakmayacağım.”
Abdullah: “Biraz önce beni savaştan alıkoymak istiyordum. Ne oldu ki, şimdi kendin de meydana gitmek istiyorsun.”
Abdullah’ın eşi: “Beni kınama. Şimdi İmam’dan duyduğum bir söz kalbimi yaktı.”
Abdullah: “Ne duydun İmam’dan?”
Abdullah’ın eşi: “Biraz önce çadırların arasında durmuştum. Birden İmam’ın şöyle buyurduğunu duydum: “Benim dostlarım ne kadar da az.”
Abdullah: “Ya Eba Abdullah, ey mevlamız; dedi emredin eşim çadırlara geri dönsün.”
İmam: “Allah, Resulullah'ın evlatlarının yardımına koşan sizleri hayırla mükafatlandırsın. Ey Ümm-ül Veheb! Çadırına dön. Allah Teala kadınlardan cihadı kaldırmıştır.” dedi. 
Ömer b. Halid-i Seydavi kölesi Sa’d’le, Cabir b. Haris ve Mucammi b. Abdullah-i Aizi birden yerlerinden fırlayarak topluca Kufelilere saldırdılar ve Ömer b. Sa’d’ın ordusunun ön saflarını yararak ordunun kalbine doğru ilerleyip onlardan bir çoğunu öldürdüler.
Ömer b. Sad’ın ordusundan bir grup onları ablukaya aldılar ve İmam’ın diğer ashabından ayırdılar. İmam Radıyallahu anh kardeşi Abbas’a onlara yardım etmesini emretti. Ebul Fazl Abbas bir arslan gibi küfür ordusuna saldırdı ve yaralanan dostlarını kurtardı. İmam’ın Radıyallahu anh bu fedaileri bir kez daha cesurca saldırarak şeytan ordusundan onlarcasını cehenneme gönderdiler ve nihayet şehid oldular.
Bu esnada İmam Hüseyin Radıyallahu anh eliyle mübarek sakalını tutarak şöyle buyurdular: “Allah’a and olsun ki, kanıma boyandığım halde Rabbime kavuşuncaya kadar ben onların isteklerine teslim olmayacağım.”[57]
Daha sonra İmam Kufelilere hitaben şöyle buyurdu: “Acaba aranızda feryadımıza yetişip bize yardımda bulunacak bir kimse yok mudur? Acaba Resulullah’ın haremini (Ehl-i Beyt’ini) savunacak birisi yok mudur?”
Bunun üzerine Ehl-i Beyt kadınlarının ağlama sesleri yükseldi. &