SİHİR BÖLÜMÜ
Bismillahirrahmanirrahim
Hamd, Alemlerin Rabbi, bizleri yoktan var eden, tüm hastalıklara şifayı da bahşeden kainatın efendisi ve maliki olan Allah (c.c.)’ a, selat-u selam da, kendisine uymakla emrolunduğumuz sevgili Rasulü Muhammed (s.a.v.)’ e olsun.
A-) SİHİR BÖLÜMÜ
Sihir; s-h-r “sehere” kökünden alınmış bir isimdir. Kelime manasıyla; sihir yaptı, aklını çeldi, aldattı manalarına gelir. fier’i manada ise sihir yapmak; gizli bir sebeple gerçek olan bir şeyi aksine tahayyül ettirip aldatan, yaldızcılık, hile, göz boyamacılığı vb. gibi menfi yollarla cereyan eden, ayet ve hadislerle kınanıp caiz görülmemiş bir şey demektir.
Sihir yapmak, ta öteden beri yapıla gelmiş bir meşguliyet olup en çok fieytan ekolünü izleyen Firavun zamanında yaygınlık kazanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa ile yarışmaya kalkışan Firavun’un sihirbazlarından söz edilmektedir.
Sihirle uğraşanlar daha çok; kıskanma, hasetçilik, kendinde görememe, bulamama gibi şeylerden dolayı bu kötü işe başvurmaktadırlar.
Sihirbazlar (Büyücüler), bu kötü işlerini yaparken birçok malzemelerden yardım alarak bu işlerini yaparlar. İleride de (İnşa Allah) geleceği üzere, kıllarla, hurma, kabuk ve artıklarıyla ipler ve düğmelerle ve benzeri malzemelerle işlerine başlarlar. fiunu unutmamak gerekir ki en çok yardım aldıkları, en çok işine yarayıp yol izledikleri malzemeleriyse cinlerdir. Bir çok cin’i etki altına alıp, arkadaşlık kurarak onları oyunlarına alet edebilmektedirler. Sihir denen bir vakanın varlığından şümulüne, çeşitlerine, Hz. Peygamber (s.a.v.)’ e sihir yapılıp yapılmadığını, sihrin caiz olup olmadığına ve hatta sihrin tarifine varıncaya kadar birçok mesele hakkında İslam alimleri ihtilaf etmiştir.
Bizler elimizden geldiği kadar Ümmete; (öz olarak) sihir, büyü, kehanet, cin çarpması, cinin musallat olması, bunlardan nasıl ve ne biçimde korunulacağı, hükümlerini, Ayet ve hadislerden, bu konuda İslam alimlerinin görüşlerinden nasıl anlayacağımızı belirtmek için yazdık.
Başarı ve tevfik Yüce Allah’tandır.
1-) SİHRİN VARLIĞI İLE İLGİLİ DELİLLER
Sihrin varlığına delalet eden ayet ve hadisler çokcadır. Bunlar hakkındaki ayetlerden birkaç tanesine bakacak olursak:
Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Firavun’un kavminden ileri gelenler dediler ki; Bu çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne buyurursunuz? Dediler ki; Onu da kardeşini de (Harun) beklet; şehirlere toplayıcılar (memurlar) yolla. Tüm bilgili sihirbazları sana getirsinler. Sihirbazlar Firavun’a geldi ve Eğer üstün gelen biz olursak bize kesin bir mükafat var mı? dediler. Firavun; Evet hem de sizler mutlaka yakınlarımdan olacaksınız” dedi.
(Sihihbazlar);“Ey Musa! Sen mi (önce) atacaksın yoksa atanlar biz mi olalalım?” dediler.
“Siz atın” dedi. Onlar atınca insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük sihir gösterdiler.1 Biz de Musa’ya “Asanı at” diye vahyettik. Bir de baktılar ki bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti. İşte Firavun ve kavmi orada yenildi ve küçük düşerek geri döndüler. Sihirbazlar ise secdeye kapandılar.” (A’raf: 7/109-120)
Yine başka bir ayette buyruluyor ki:
“Onlar (iplerini) atınca Musa dedi ki: “Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allah (c.c.) onu boşa çıkaracaktır. 2 Çünkü Allah (c.c.) bozguncuların işini düzeltmez.”
(Yunus: 10/81)
(1) Sihirbazlar ip ve odun parçalarını ortaya attılar, fakat halkın gözlerini büyüledikleri için onlara bunlar, yılan gibi görünüverdi.
(2) Ayette geçtiği üzere sihir yapmanın hile olduğu ve batıl olduğu belirtiliyor.
Sihrin varlığına delalet eden başka bir ayet de şöyledir:
“Firavun (kızgınlık içinde) dedi ki: “Ben size izin vermeden Ona iman ettiniz ha! Demek ki size sihri öğreten büyüğünüzmüş O! Ama şimdi (size yapacağımı görecek ve) bileceksiniz. Andolsun; ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım.”
(fiuara: 26/49)
Bir başka ayette ise:
“Onlar bir mucize görürlerse hemen yüz çevirirler ve; “eskiden beri devam ede gelen bir sihirdir” derler.”
(Kamer: 54/2)
Yine Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Harut ve Marut adlı iki meleğin sihir öğretme olayı da sihir varlığının mevcudiyetini göstermektedir;
“Süleyman hükümranlığı hakkında onlar şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular. Halbuki Süleyman, büyü (sihir) yapıp kafir olmadı. Lakin fieytanlar kafir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil’de Harut ile Marut isimli iki Meleğe indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek herkese; “Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kafir olmayınız.” demeden hiç kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekten, karıyla koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah (c.c.)’ ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların (Ona inanıp para verenlerin) ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür. Keşke bunu anlasalardı.” (Bakara: 2/102)
Yukarda geçen ayetlerden İslam alimlerinin çıkardığı sonuçlar şöyledir:
Ayette geçen iki melek olan, Harut ve Marut, sihri biliyorlardı. Lakin bunu yapmıyorlardı. Çünkü bu işin haram ya da daha sakat mecralara götüreceği onlarabildirilmişti. Öğretilenlerin mahiyetine gelince; merhum Elmalılı M. Hamdi Yazır tefsir kitabında; bunların yaratılış sırlarından bazı harika ve garip şeylerin olduğunu, bunların esas itibariyle şer olmayıp, şerre de müsait bulunduklarını, meleklerin, öğrenenlere bu bilgilerin şerde kullanılmalarının küfür olacağını belirterek, “Sakın şer kullanmayın.” dediklerini belirtir.
Sihir şeytani bir amel olup, iki farklı asla dayanmaktadır:
1-) fieytanın uydurdukları3 denen hakikatsız aldatmaca,
2-) Babil’deki gibi, özü ve aslı meleki olan bazı hakiki ilimlere ve garip sanatlara, uğraşlara dayanan harikalardır.
Yine alimler ayetlerle ilgili şöyle demişlerdir; “Bakara suresi 102. Ayette geçtiği veçhiyle melek, nefsinde batıl olan sihri öğretmez, fakat meleğin hayır maksadıyla öğrettiği gerçek ilim, kötü niyetli kimseler tarafından (fieytanlar, cinler...) şerde kullanılabilirler. Ayetteki Harut ve Marut’un öğrettikleri de böyledir. Aslında onlar gerçek sihri öğretmemişler, sihre alet edilebilecek gerçek ilim öğretmişlerdir.
Bu konuda yine, merhum Elmalılı M. Hamdi Yazır kitabında şöyle söylemektedir; “...karı ile kocanın arasını ayıranlar, bu kadar kuvvetli bir rabıta-yi ictimaiyeyi kuranlar, bir heyet-i ictimaiyyeye neler yapmazlar.? Efrad-ı Milleti birbirine mi düşürmez, hükümet ile tebaasının arasını açmaz, ihtilaller mi çıkarmazlar? Ayet bu noktada bize gösteriyor ki; sihrin en büyük tesiri ruhlar üzerindedir. Fikirleri bozar, kafaları çalar, ahlakı berbat, cemiyetleri perişan eder. Binaenaleyh; sihrin aslı yoktur diye aldanmamalıdır. Ve böyle sihirlerden sakanmalıdır.”4
(3) Eracif: Uydurma söz, yalan haber.
(4)Hak Dini Kur’an Dili cilt 1, sayfa 360’ı müteakip bölüm.
2-) SİHRİN ÇEfiİTLERİ
Fahruddin er-Razi ve daha birçok alim sihrin çeşitlerini şöylece belirtmişlerdir;
a) Keldanilerin Sihri: Bunlar yıldızlara taparlar, kainatı idare edenlerin yıldızlar olduğunu, hayır ve şerrin onlardan geldiğini. Semavi güçlerin yerdeki güçlerle birleşmesi sonucu mucizeler meydana geldiğini söylerler. Bunları irşad için Allah (c.c.) İbrahim (a.s.)’ ı gönderdi. Bunlar da kendi aralarında üç sınıf idiler;
1-) Eflak ve yıldızların ebedi olduğunu söyleyenler ki; onlara “Sabie” denilir.
2-) Eflak’ın uluhiyyetine inanırlar. Bunlar her felek için yerde bir put yapmış ve ona hizmet etmiş putperestlerdir.
3-) Eflak’ı ve yıldızları yaratan birisi olduğunu ve bunun onlara yeryüzünü idare etme hakkını verdiğini söyleyenler. Bunlar yıldızları aracı kabul ederlerdi.
b) Ruh Gücüne Dayanılarak Orataya Konan Sihir: Buna göre insan ruhu tasfiye ile icat etme, öldürme, diriltme, bünye ve şekilde değişiklik yapma gücüne ulaşır.
c) Ruhani Varlıklardan Faydalanılarak Yapılan Sihir: Bu da muska yapmak ve cinleri kullanmak gibi şekillerde uygulanır.
d) Göz boyamak şeklinde yapılan sihirdir. Bu da hokkabazlık, el çabukluğu ve benzeri davranışlardır.
İslam alimleri, yukarda saydığımız ilk iki maddede yer alanlara kafir hükmünü vermiştir.
3-)SİHRİN HÜKMÜ
Sihir yapmak, onunla meşgul olmak hakkında farklı görüşler ortaya atılmıştır. Sihir yapmak haram fakat öğrenmek haram değildir diyenler olduğu gibi, ikisi de haramdır diyen alimler de olmuştur.
İmam Nevevi (rha.) der ki:
“Sihir yapmak haramdır, kebairden (Büyük günahlardan) olduğu hususunda icma vardır. Rasulullah (s.a.v.) sihir yapmayı, yedi büyük günahtan5 saymaktadır.”
(5) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Yedi helak edici şeyden kaçının.”
“Bunlar nelerdir Ya Rasulallah?” diye sorulunca Allah Rasulü:
“Allah’a ortak koşmak, sihir yapmak, haksız yere cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş günü kaçmak, iffetli ve namuslu mü’min kadınlara (zina) iftira atmak” diye buyurdular.
Müslim: 1/64.
Bazı sihir çeşitleri vardır ki, onları yapmak küfürdür, bazısını yapmak büyük günahtır. Sözgelimi; küfrü gerektiren söz ve fiil bulunan sihir küfürdür. Böyle olmayanlar için küfür hükmü verilemez. Ancak, sihrin öğrenilmesi de, öğretilmesi de haramdır. fiayet mahiyetinde küfrü gerektiren bir şey varsa bu küfürdür ve bunu öğrenip öğretene, tevbe teklif edilir. Tevbe etmezse öldürülür; tevbe ederse tevbesi kabul edilir. Küfrü gerektiren bir şey olmadığı takdirde azarlanır.
İmam-ı Malik; “Sihirbaz, sihri sebebiyle hemen öldürülür. Tevbeye de çağrılmaz, zındıklar gibi derhal ölümüne hükmedilir.” der. Kadı İyad, Ahmed b. Hanbel ve bir ashab da bu görüşü benimsemişlerdir.
Sihirbazın öldürülmesi hükmünü veren alimler daha çok, bu konu hakkında varid olan delillerle katlini istemektedirler. Mesela; “Sihirbazın hükmü, kılıçla boynunun alınmasıdır.” Hadis-i fierifi gibi...(Ashab-ı Sünen rivayet etmiştir.)
4-) SİHRİ ÖĞENMEYİ CAİZ GÖREN
BAZI ALİMLERİN fiARTLARI
Alimlerin bazıları iki sebebe binaen sihir öğrenmeye cevaz vermişlerdir.
1-) İçinde küfür olan sihir çeşidiyle, küfür olmayan sihir çeşidini ayırmak için,
2-) Sihre musallat olmuş (Sihirlenmiş) bir kimseden sihri ortadan kaldırmak için...
Birincisi; sadece itikad açısından mahzurludur. İnanmadıkça (İtikat geliştirmedikçe) bir şey hakkında mücerred olarak bilgi edinme yasaklanamaz. Tıpkı putperestlerin, putlarına nasıl ibadet ettiklerini öğrenmek gibidir. Zira, sihirbazın yaptığı şeyin keyfiyetini bilmek, bir fiil ya da kavlin hikaye edilip anlatılmasından ibarettir. Ona (Sihre) girişip onu yapmak demek değildir. Onu yapmak başka bir şeydir.
İkincisi de; bu işin yapılması (bazılarının zannı üzere), mutlaka bir nevi küfür ya da fısk’a götürüyorsa, hiç bir surette helal olmaz. Aksi takdirde, belirtilen husustan ötürü caiz olur.
5-) SİHRİ BOZMAK (NÜfiRE OLAYI)
Nüşre; büyülenen kimseyi, büyünün (Sihrin) etkisinden kurtarmak için yapılan, mukabil büyü bozma işine denilir. Nüşreye bazı alimler caiz dememişlerse de, cumhur cevazına hükmetmiştir. Said b. Müseyyeb (rha.)’in;
“Allah (c.c.), zarar veren sihri yasakladı, fayda vereni değil” dediği rivayet edilmiştir. Katade (rha.) de;
“Kişi kendisine yapılan sihri tedavi edecek kimseyi arar.” der.
Nüşre hakkında Ahmed b.Hanbel’ e sorulduğunda,
“Bunda bir beis yoktur.” Cevabını vermiştir.
Nüşreyi caiz görmeyen bazı alimler, Ebu Davud’ un rivayet ettiği;
“Nüşre (Büyü bozma) şeytan işidir.” hadisini delil gösterirler. Bu görüştekiler, hadisin zahiri manasını ele aldıklarından nüşreyi caiz görmemişlerdir. Lakin, cumhur ulema, bunlara şöyle cevap verip, hadisi şu şekilde yorumlamışlardır:
“Rasulullah (s.a.v.) amelin aslına işaret etmiş olmalıdır. Çünkü, asıl itibariyle bu da (Nüşre) sihirdir. Hüküm kast’a göre değişir. Kim bununla hayır dilerse hayır, kim de şer kastederse şerdir.”
Hafız İbni Hacer el-Askalani (rha.) şu hususa dikkat çeker: “Hasan el-Basri’nin hasr ifade eden mürsel hadisin6 zahirine göre amel edilmemelidir. Çünkü sihir bazen (Esas itibariyle meşru olan) rukye, dua ve ta’viz (muska) yoluyla da çözülebilmektedir. Öyleyse nüşre iki kısma ayrılmış olur:
1-) Sihirle yapılan nüşre ki, hadisteki yasak bunu içermektedir.
2-) Meşru yolla yapılan (Rukye, dua v.b.) nüşre.
Sonuç olarak nüşre, çoğunluğa göre caizdir. Lakin, caiz diyen alimler sadece ayet hadislerle dua etmekle, rukye tedavisi yapmakla v.b. şeylerle caiz görmektedirler. İnşa Allah ileride de geleceği üzere, rukyenin tarifi ve yararlı bir ameliye olduğu delillerle gösterilecektir.
(6) Hasan el-Basri’nin mürsel hadisi, az önce geçen “Sihri bozmak (Nüşre) fieytan işidir.” mealindeki hadisiydi.
Sihirle ilgili bazı hadislere gelecek olursak:
A-) Sihir ve Yahudi’ nin Nebi (a.s.)’a sihir yapması hakkındadır.
Aişe (r.anha) dan, şöyle demiştir:
“Beni Zureyk kabilesinden Lebid b. el-Asam adında bir Yahudi, Rasulullah (s.a.v.)’a sihir yaptı. Aişe (r.anha) dedi ki:
“Öyle ki Rasulullah (s.a.v.) yapmadığı bir şeyi yapmış olduğu7 vehmine düşüyordu. Bir gün benim yanımda iken Allah (c.c.)’a dua etti sonra yine etti ve dedi ki:
“Ey Aişe! Hissettin mi, sorduğum hususta Allah (c.c.) bana fetva verdi. İki kişi bana geldi (Cebrail ve Mikail). Biri başucuma, diğeri de ayak ucuma oturdu. Biri diğerine:
“Bu zatın rahatsızlığı nedir?” dedi. Öbürü:
“Büyüdür” dedi. Önceki tekrar sordu:
“Kim sihir yaptı (büyüledi)? diğeri:
“Lebid b. el-Asam adlı (Beni Zureyk’li bir Yahudi) diye cevap verdi. Öbürü:
“Büyüyü ne yaptı?” dedi. Arkadaşı:
“Bir tarakla saç döküntüsüne ve bir de erkek hurma tomurcuğunun içine” cevabını verdi. Diğeri:
“Pekala, o şimdi nerede?” diye sordu. Arkadaşı:
“Zervan kuyusunda.” cevabını verdi.”
Aişe (r.anha) şöyle dedi:
“Rasulullah (s.a.v.) ve sahabeden bir grup, o kuyuya geldiler. Sonra Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi:
“Ey Aişe! Allah (c.c.)’a yemin olsun ki, kuyunun suyu sanki kına ıslatılmış gibi (bulanık) ve (o kuyu ile sulanan) hurma ağaçlarının başları da sanki şeytan başları gibi idiler.” Ben:
“Ey Allah’ın Rasulü! Onu yakmadın mı ?” diye sordum.
“Hayır” dedi ve ilave etti:
“Bana gelince, Allah (c.c.) bana afiyet lütfetti ve şifa verdi. Ben ondan halka bir şer gelmesine sebep olmaktan korktum. Gömülmesini emrettim ve gömüldü.”8
(7) Buhari’nin rivayetinde ise; “Hanımlarına yaklaşmadığı halde yaklaşmış gibi kendisini hissediyordu.” ibaresi geçiyor.
(8) Müslim rivayet etmiştir, cilt: 7/14.
Zeyd b. Erkam (r.a.) anlatıyor:
“Rasulullah (s.a.v.)’a sihir yapıldı. Bu yüzden günlerce hasta düştü. Sonunda Cibril geldi ve:
“Seni Yahudilerden bir adam sihirledi. Yaptığı sihir düğümünü, filanca kuyuya attı.” dedi. Rasulullah (s.a.v.) Ali’yi (r.a.) bu maksadla oraya gönderdi. Ali (r.a.) bu düğümü oradan çıkarıp çözdü. (Sihir çözülünce) Aleyhisselam, bağdan kurtulmuş gibi kendine geldi (Allah’ın izniyle). Rasulullah (s.a.v.) o Yahudiyi zikr etmedi ve onun yüzünü de hiç görmedi.”9
(9) Nesei rivayet etmiştir; Tahrim babı 20.
Hadislerin Açıklamaları :
Bu hadise hicretin 7. senesinde, Medine’de cereyan etmiştir. Rasulullah (s.a.v.)’ ın bu sihrin etkisinde 6 ay kaldığı söylenmektedir.
Zervan kuyusunun renk değiştirmesinin sebebebini İmam Kurtubi şöyle açıklamaktadır:
“Sihrin uzun müddet kalması nedeniyle, çirkinleşmesi veya içerisindeki sihir malzemeleri nedeniyle renk değişikliği olmuştur. Kuyu suyundan beslenen ağaçların başlarını, şeytan başına teşbihi, çirkinlik, kötülük, habislik ifade ettiğini vurgulamıştır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de Zakkum ağacının başı da şeytanların başına teşbih edilmiştir.”
Peygamber (s.a.v.), büyü malzemelerini kuyudan çıkarma teklifine:
“Ben, ondan insanlara bir zarar gelmesine sebep olmaktan korktum.” diye cevap vermiş olması, bazı yorumlara sebep olmuştur;
İmamNevevi (r.a.) şöyle der:
“Bu korku ümmetin sihirle meşgul olması, onların bunu ögrenmeye kalkmaları korkusudur. Bu, fesat korkusuyla, maslahatı terk etme babına girer.”
Hadisten de anlaşılacağı üzere, “Rasulullah (s.a.v.) dua etti ve etti etti durdu.” hadisinden İmam Nevevi, sıkıntı, hastalık, keder, sihir vb. şeylerden dolayı, tekrar tekrar dua okumaya müstehab hükmünü vermiştir.
B-) Sihir yapmak ve düğümlere sihir maksadıyla üfürmek hakkındadır:
Ebu Hüreyre (r.a.)’ den, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Kim sihir maksadıyla bir düğüm düğümler sonra da ona üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa şirke düşer. Kim bir şey ararsa, o astığı şeye havale edilir.”10
(10) Nesei rivayet etmiştir; Tahrim babı 19.
Hadisin Açıklaması: Sihir yapma maksadıyla düğümlere üfürmek sihirbazların işi olup, şirk ehlinin amellerindendir. Fayda verecek şeyleri alıp, zararlı şeylerden sakınmak düşüncesi Allah (c.c.) dan geldiğiyle bilinir, düğümlerden değil. Müşrikler, Allah (c.c.)’a tevekkül etmeyip sihir (büyü) yaptıkları için, şeytanca işlere kalkışmışlardır.
Bazı alimler bu hadis hakkında şunları da belirtmişlerdir:
“Bu davranışıyla ondan gerçek tesir olacağına itikat etmişse şirk olur.” Bazı alimler de;
“Bundan maksat, fiirk-i Hafi (gizli şirk) dir. Zira tevekkül ve Allah (c.c.)’a itimat terk edilmiş olmaktadır.” demişlerdir.
Bir şeyi asma meselesiyse: (Nazar boncuğu (!) v.b.) bunlar caiz olmayıp, bunların hastalığı giderdiğine ve şifayı verdiğine itikat etmek şirktir.
Hadiste geçen; “Kim bir şey takarsa ona havale edilir.” İbaresini de, Allah (c.c.)’ ın yardımından mahrum kalır.” diye yorumlamışlardır.
B-) KEHANET BÖLÜMÜ
Kehanet, Hafız İbn-i Hacer el-Askalani’nin tarifiyle; “Kehanet; gaybı bilme iddiasıdır. Bir sebebe dayanarak yeryüzünde vukua gelecek bir şeyi haber vermektir. Bunun aslı, cinlerin, meleklerin konuşmasına kulak verip işittiğini, kahinin kulağına ulaştırmasına dayanır.”
Kısacası kehanet; gaybı bildiğini iddia edip, meydana gelecek olayları bazı cinlerden vb. haber alıp anlatmaktır. Bu işle uğraşana kahin denildiği gibi, “Arraf” da denir.
Yıldızlara bakarak bu işleri yapanlar da vardır. Bu kişilere de “Müneccim” denilir.
Alimlerden biri olan El-Ezheri (rha.) şöyle der:
“Kahinler, Rasulullah (s.a.v.)’ ın gönderilmesinden önce, Araplar arasında pek yaygın idi. Rasulullah (s.a.v.) gönderilince, semavat şahablarla korundu. Böylece Cin ve fieytanların semaya giderek kulak hırsızlığı yapıp, kahinlere haber getirmeleri önlenmiş oldu. Böylece Kahinlik ilmi iptal edildi. Allah (c.c.), Kahinlerin batıllarını, içerisinde hak ile batılı ayırdığı Furkan (Kur’an) la ortadan kaldırdı. Allah (c.c.), ihatasından kahinlerin aciz kaldığı gaybi ilimlerden dilediğine, Rasulune vahiy yoluyla muttali kıldı. Allah (c.c.)’a hamd-u senalar olsun ki artık günümüzde kehanet kalmamıştır.”
İbn-i Hacer el-Askalani (rha.) cahiliyye devrinde kehanetin yaygın olduğunu belirttikten sonra, çeşitlerini şöylece sıralamıştır:
a) Cinlerden Alınan Kehanet:
Cinler semaya doğru yükselirler, birbirlerine binerek mele-i Ala’ya (Meleklerin semada oluşturdukları cemaat) kadar yaklaşırlardı. Oradaki kelamı işitirler, işittiğini kendisinden sonra gelene duyurur, o da kendinden sonrakine ulaştırır ve böylece giderek en son kahinin kulağına ulaşırdı. Kahin de kendinden başka şeyler eklerdi. Kur’an-ı Kerim nazil olunca, “Sema şeytanlara karşı koruma altına alındı, üzerine şihablar gönderildi.”11
(11) Son kısmı olarak, Saffat Suresi 10. Ayetten iktibastır.
Lakin, İbn-i Hacer el-Askalani bu cinlerin kelamı çalma işinin, halen az da olsa devam ettiğini, yine delillere dayanarak vurgulamaktadır.
Cinler Neyi Çalıp Ezberlerler?:
Aişe (r.anha) dan, şöyle demiştir:
“İnsanlar Rasulullah (s.a.v.)’a Kahinlik hakkında sorular sordular. O da (s.a.v.):
“Onlar hiçbir şey değildir (hiçbir şey olamazlar).” dedi. İnsanlar:
“Ya Rasulallah! Ama onlar bazen bir şeyler söylüyorlar gerçek çıkıyor.” dediler. Rasulullah (s.a.v.) de şöyle buyurdu:
“Cinler, haktan olan kelimeleri işitir ve çalar. Arkadaşlarının kulağına (kahinler v.b.) ve tavuğa onu seslendirip söyler. O arada (batıl kelimelerle hak kelimeleri) birbirine karıştırır ve o hak kelimelere yüzden fazla yalan katar.”12
(12) Müslim rivayet etmiştir.
Abdullah b. Abbas (rha.) dediler ki:
“Bana bir adam (Bu rivayette) Ensarlı sahabelerden bir grup adam haber verdiler. Onlar:
“Rasulullah (s.a.v.) ile bir gece otururlarken bir yıldız yandı (kaydı) ve aydınlık ortaya çıktı. Rasulullah (s.a.v.) onlara:
“Sizler cahiliyyede iken, bu durum karşısında ne derdiniz?” Onlar:
“Allah (c.c.) ve Rasulu daha iyi bilir.” dediler ve devamla bizler:
“O gece büyük bir adam doğdu ve büyük bir adam öldü” derdik. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Yıldız kayması bir kişinin doğumu ya da ölümü ile ilgili değildir. Lakin Yüce Allah (c.c.) bir şeyi emrettiği vakit arşı taşıyan (Melekler) Allah (c.c.)’ı tesbih ederler. Sonra da peşine sema ehli dünya semasına ulaşıncaya dek tesbihe başlarlar. Sonra arşı taşıyanlar sema ehline şöyle derler:
“Rabbimiz ne buyurdu?” Onlar da:
“Yüce Rabbimiz (c.c.) şöyle şöyle... buyurdu.” derler. Sema ehlinin bir kısmı bir kısmından haber isterler. Ta ki bu haber dünya semasına kadar ulaşır. Bir cin de bu haberi işitir ve arkadaşlarına ulaştırmaya çalışır. Hak olan bu haberi cinler bu yönüyle getirirlerse, bu sözler haktır. Lakin o cinler yalan katıp kendileri eklemeler yapıyorlar.”13
(13) Müslim 7/36-37.
b) Cinlerin dostlarına haber verdiği kayıplarla ilgili kehanetler:
Bunlara umumiyetle insanlar muttali olamazlar veya yakın olanlar muttali olsa bile, uzak olanlar muttali olamazlar.
c) Zan, tahmin etme ve sezgiye dayanan kehanetler:
Buna çokça yalan karışsa da, Cenab-ı Hakkın bazı insanlara ihsan ettiği bir kuvvetten ileri gelir.
d) Tecrübe ve adete dayanan kehanetler:
Bunda ise, vukua gelmiş olandan hareketle, maydana geleceği önceden haber verme mevzu bahistir. Sonucu itibariyle sihre benzer.
Bunların hepsi İslam’da kınanmış ve doğru görülmemiştir.
Kehanetin Hükmü:
Sihirle hükmü birdir. İslam her ikisini de haram kılmıştır.
Rasulullah (s.a.v.), İbn-i Mesud (r.a.)’un rivayet etmiş olduğu Hadis-i fierif’inde şöyle buyurmuştur:
“Kim kahine (arraf) gider, onun dediklerini tasdik edip doğrularsa, Muhammed’e indirileni inkar etmiş olur.”14
Başka bir hadis de ise:
“Kim kahine gider, onu tasdik ederse, kırk gün ibadeti kabul edilmez.” buyurmuştur.15
(14) Ahmed bin Hanbel riveyet etmiştir. Sahih bir hadistir.
(15) Müslim, Selam babı 125. sayfa.
Hadislerin Açıklamaları:
Arraf (Kahin), gaybı bilme iddiasında bulunan kimsedir. Arraf; çalınan, kaybolan malların yerini bildiğini söyleyen kimsedir ki, bunlara bazı kesimlerce “Cinci” de denilir.
Gaybı bilmek Allah (c.c.)’a mahsustur. Bu birçok Ayetle de teyit edilmiş ve vurgulanmıştır. Hal böyle olunca, bir mü’minin ciddi bir şekilde Kahine uğraması, onu dinleyip inanması, tasdik etmesi hiçbir suretle imanıyla bağdaşmaz.
Alimler, hadiste geçen “Kırk gün ibadeti kabul edilmez.” ibaresinden maksat; “ibadetlerin sevabından mahrum kalması” diye yorumlamıştır. Yani, böyle birisi kafir olmuş değildir. “Kırk gün boyunca kılmış olduğu namazı kabul olmayıp, iade etmesi gerekir.” demişlerdir. Bunda ulema ittifak etmiştir.
fiunu da belirtelim ki, Kahine gitmenin hükmü, bazı hadislerde namazın kabul edilmemesi ile müeyyideye bağlanırken, bazı hadislerde de, tekfir ile müeyyideye bağlanmıştır. Bu durum, Kahine gidenlerin iki halde olmalarına hamledilmiştir. Bu iki hali de belirten Rasulullah (s.a.v.)’ın hadisi şöyledir:
“Kim bir Kahine uğrar, onun söylediklerini tasdik ederse, Muhammed’e indirilenden beridir. Kim de Kahine gelir fakat söylediklerini tasdik etmezse, kırk gün namazı kabul edilmez.”16
(16) Tebarani rivayet etmiştir.
C-) CİNLER BÖLÜMÜ
Cinlerin varlığı hak olup, hakkında ayetler ve hadisler çokçadır. Bilhassa hakkında sure adı bile vardır. (Cin Suresi).
Asırlardır cinlerin ne gibi şekillere girebildikleri hakkında yazılmış ve konuşulmuştur.
Yüce Allah (c.c.) insanları topraktan, melekleri nurdan ve cinleri de Rahman Suresi 15. Ayetinde geçtiği üzere,
“Cinleri öz ateşten yarattı.”
Cinler hakkında hadislere geçecek olursak, bunlar çokçadır. Bunlardan birkaç tanesini ele alalım :
1-) Ebu Hüreyre (r.a.) den, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Cinlerden bir ifrit (Habis), dün akşam namazımı bozdurmak için, üzerime atıldı. Allah (c.c.) bana, ona galebe çalmak için imkan verdi. Ben de onu boğazından yakaladım. Hatta onu mescidin direklerinden birine bağlamayı arzu ettim, ta ki sabah olunca hepiniz onu görürsünüz. Ancak kardeşim Süleyman (a.s.)’ın şu sözü aklıma geldi; “...ve benden sonra kimseye nasib olmayacak bir mülkü bana ihsan et.” (Sad: 38/35)
Allah (c.c.) da onu hor ve hakir olarak geri çevirdi.”17
(17) Buhari Salat babı 75; Müslim Mesacid babı 39.
2-) Ebu Derda (r.a.) anlatıyor:
“Bir gün Rasulullah (s.a.v.) namaza kalktı. fiunu okuduğunu işittik:
“Senden Allah’a sığınırım.” Sonra üç kere:
“Seni Allah’ın lanetiyle lanetliyorum.” dedi. Ve sanki bir şey yakalıyormuşçasına elini uzattı. Namazı bitince,
“Ey Allah’ın Rasulu! dedik; senden bugün, daha önce hiç söylemediğin bir şey işittik. Ayrıca ellerini de açtığını gördük.” fiu cevabı verdi:
“Allah (c.c.)’ın düşmanı olan iblis, yüzüme koymak için ateşten bir alev getirdi.” Bende ona üç kere; “Euzubillahi” dedim. Sonra da “Seni Allah’ın eksiksiz lanetiyle lanetliyorum.” dedim. Geri çekilmedi. Üç kere tekrarladım, sonunda onu yakalamak istedim. Vallahi kardeşim Süleyman (a.s.)’ın duası olmasaydı, bağlı olarak sabaha erecek ve Medine’nin çocukları onunla oynayacaklardı.”18
(18) Müslim Mesacid: 40, Nesei Sehv: 19.
Hadislerin Açıklamaları :
Hadisler arasını bulacak olursak, Rasulullah (s.a.v.)’a musallat olan o ifrit, bir rivayette cin, bir rivayette iblis idi. Her iki hadis de, Rasulullah (s.a.v.)’a musallat olan, cinler idiler. Çünkü alimler, iblisin kafir olanına şeytan, kafir olmayanına ise cin demişlerdir.
Başka rivayetlerde Rasulullah (s.a.v.)’ a kedi suretinde geldiği rivayeti vardır ki, bu rivayetle cinin kedinin içine girdiği anlaşılır (Allah-u Alem).
Müslim hadis kitabının rivayetinde ise: “Yüzüme koymak için ateşten bir şihab ile geldi.” denilir. Nesai’nin rivayetinde:
“Ben onu yakalayıp yere yıktım ve boğdum. Öyle ki elimin üstünde dilinin serinliğini hissettim.” buyurulmuştur.
Cinler Hakkında Neler Bilinmektedir?:
Cinler, aynı bizler gibi İslam Dini ile sorumlu olup, içlerinde müslüman olanı olduğu gibi, küfür ehli olanları da vardır. Onların içerisinde de şuurlu ve şuursuz bulunan cinler vardır. Sihirle uğraşanı olup, uğraşmayıp bunlardan kaçanı da vardır.
Bu mesele hakkında Ömer (r.a.) dan bir rivayet gelmiştir:
“İbn-u Ebi fieybe’den sahih bir isnatla gelen bir rivayette; Ömer (r.a.)’ in yanında Gaylan’dan söz edilmişti. Dedi ki:
“Hiçbiri, Allah (c.c.)’ ın üzerine yarattığı sureti değiştirmeye muktedir değildir. Ancak onların (cinlerin) sihirbazları vardır, tıpkı sizin sihirbazlarınız gibi. Bunu görünce hemen ezan okuyunuz.” (Çünkü, Ezan ve Kur’an okunulduğu vakit, şerli cinler ve şeytanlar kaçacak delik ararlar.)
Cinlerin de İnsanlar gibi mükellef olduğunu Allah-u Teala’nın şu ayet-i kerimesiyle anlıyoruz:
“O gün Allah (c.c.) sorar:
“Ey cinler ve insanlar topluluğu! Size ayetlerimi anlatan ve bugüne erişeceğini bildirip sakındıran peygamberler gelmedi mi?” Onlar da:
“Biz kendi aleyhimize şahidlik ederiz.” derler. Onları dünya hayatı aldatmıştır...” (En’am: 6/130)
Cinlerin yiyip içtikleri, evlendikleri meselesine gelince, bu konu alimlerce ihtilaflıdır. Yerler diyenler olduğu gibi, yemezler diyenler de vardır. “Yiyip içerler” diyen alimler, konu hakkındaki delillere dayanırlar (kemik yemeleri gibi.). “Yiyip içmezler” diyenler, onların öz ateşten yaratılmış ruhani varlıklar olmasından dolayı yiyip içemeyeceğini, “Yiyip içerler” diyenlerden bazılarıysa, onların yutmaklı ve çiğnemekli bir yiyişlerinin olmadığını, onların yiyişlerinin, koklama vb. ile olduğunu öne sürmüşlerdir.
Evlenme meselesine gelince, çoğunluk onların evlenebilir olduklarını ve evlendiklerini belirtmişlerdir. Delilleriyse şöyledir:
“Onlara daha önce ne bir insan, ne de bir cin değmiş değildir.” (Rahman: 55/56) ayetiyle,
“fiimdi siz, beni bırakıp ta düşmanınız olduğu halde onu ve neslini dost edinirmisiniz?” (Kehf: 18/50) ayetleri, son ayette “nesil” kelimesi geçmesi sebebiyle evlenebildiklerini göstermektedir.
Merfu olan bir rivayette şöyle denmiştir: “Cinler üç sınıftı. Bir sınıf kanatlı olup havada uçarlar, bir kısmı yılanlar, akrepler vb., bir kısmı da hesabı kitabı ve Allah (c.c.)’ın ikabını bilenleridir.”
Cinlerin görülüp görülmediği mevzuu ise özet olarak şöylecedir:
Beyhaki’nin rivayetine göre, İmam-ı fiafi (rha.) hazretleri, “Kim cinleri gördüğünü iddia ederse, onun şahitliğini iptal ederiz. Çünkü cinleri ancak peygamberler görebilirler.” Demiştir.
İbn-u Hacer el-Askalani (rha.) İmam-ı fiafi’nin bu sözünü şöylece açıklamıştır, “Bu sözü, cinlerin yaratıldıkları suret-i asliyesinde gördüğünü iddia edene hamledilir. Ancak herhangi bir hayvan (yılan, akrep vb.) suretinde olarak onlardan bir şey gördüğünü iddia eden kimsenin, bu sebeple şahitliği reddedilmez.”
Kısacası, cinler yaratılmış oldukları asıl şekilleriyle (Öz ateşten) kesinlikle görülemez. Lakin, peygamberler görebilirler. Bizler sadece onları yılan, akrep vb. şekillere girdiklerinde, yılan, akrep vb. haliyle görürüz.
Cinlerin insanların içine girip girmedikleri meselesiyle, yine alimlerce ihtilaflıdır. Çoğunluğa göre, cinler insanlara musallat olur ve içine girebilir. Onları şer yollara alet edebilirler.
fiunu unutmayalım ki, cinlerin kafiri, müslüman’ı olduğu gibi, musallat olanı ve olmayanı da vardır. Allah(c.c.)’ a tam bir teslimiyet göstermiş olan şuurlu, inançlı bir müslüman cin, hiçbir zaman bir şuurlu müslüman’a şer hususunda musallat olup, onu şer işlere alet etmez ve onu korkutmaz. Çünkü İslam da müslümanların (Cin olsun, insan olsun) birbirlerini aldatması, korkutması, şer işlerde kullanması asla caiz değildir. Müslüman bir cin, asla müslüman’a zarar vermez, ona sadece yardım etmek, yardımcı olmak ister. Ama kafir ve şerli cinler, müslüman’a zarar vermek ister ve bundan hoşlanır. Ancak teslimiyeti kuvvetli olan, Allah (c.c.)’ ı çokça zikreden, çokça Allah (c.c.)’ a dua eden müslümanlara cinler ve şeytanlar bir şey yapamazlar.
Bazı imanı zayıf müslümanlar, daha çok şu sözleri söyleyip zayıflıklarını biraz daha artırmış oluyorlar:
“Biz okuyoruz hiçbir şey olmuyor, cinler yine musallat oluyor.” vb. Bunlara cevap vermek çok kolaydır. Birçok ayet ve hadislerde, şerrin babası olan kafir habis şeytan (Allah (c.c.)’ ın laneti üzerine olsun) bir vesvese vb. verdiğinde, Allah (c.c.)’ a sığınılması gerektiği vurgulanmaktadır. Amenna. Ancak bu sığınış ihlas ile olmalıdır. İşte işler burada kilitlenmektedir; İhlas. Alimler, amellerin makbul olması için ihlası şart koşmuşlardır. Dolayısıyla, ihlaslıca ayet ve hadislerdeki duaları okuyup, cinlerin etkisinden kurtulma yollarına gitmek lazımdır. Bu yollar; çokça ayet okuyup, konu ile ilgili hadislere müracaat etmek ve cinlerin musallat olduğu kişiye okuyup üflemek ve tekrar tekrar hasta iyileşinceye kadar bu ameliyeyi yapmak (günlerce, aylarca) şeklindedir (İnşa Allah). Bu yolla hasta ve cin musallat olmuş kişiler, Allah(c.c.)’ ın izniyle iyileşirler. Bu tedavi metoduna “RUKYE” denilir.
D-) RUKYE BÖLÜMÜ
Rukyeyi, Türçe de karşılayacak en belirgin kelime, “Afsunlanma” dır.
Araplarda rukye, müsbet olsun menfi olsun, yapılan tüm ameliyeler diye telakki edilir. Bizler rukye denilince; dua yoluyla tedavi, ayet, ve hadislerde geldiği yöntemiyle varid olan şifa vb. içeren (delillerle) okuyup üfleme işlemini kastediyoruz.
Kısacası Rukye; hasta için bir şifa değil, bir şifa vesilesidir. Çünkü şifa veren, sadece ve sadece Allah (c.c.)’ dır. Rukye ameliyesi ancak vesiledir.
Rukye ile ilgili deliller çokçadır. Hadislerde bazılarına caiz denmemiştir. Çünkü bunlarda ayet ve hadisler değil, bilakis insanı harama ve şirke götüren şeyler bulunmaktadır. Allah (c.c.) bizleri, bu tür şirke götürücü ameliyelerden muhafaza etsin. (Amin)Hadislerin bazılarında da, Rukyenin caiz olduğu, meşru ve tavsiye edilen bir ameliye olduğu vurgulanmıştır ki, bu da bizlerin kastettiği, ayet ve hadislerle olan ve okuma ve üfleme şeklindeki Rukye ameliyesidir.
fiimdi Rukyeyi nehyeden iki tane hadisi görelim :
İmran b. Huseyn (rha.) dedi ki:
“Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Ümmetimden yetmiş bin kişi (mahşerde) hesaba çekilmeden cennete girecektir.” Kendisine:
“Ey Allah’ın Rasulu! Bunlar kimlerdir?” denildi.
“Onlar, kendilerini dağlatmayanlar, rukyeye başvurmayanlar, teşavüme (uğursuzluğa) inanmayanlar ve Rablerine tevekkül edenlerdir.” buyurdu. Ukkaşe (r.a.) kalkıp:
“Ya Rasulallah! Dua et, Allah (c.c.) beni de onlardan kılsın.” Dedi. Rasulullah (s.a.v.):
“Sen onlardansın” Müjdesini verdi. Bir başkası daha kalkıp:
“Ya Rasulallah! Beni de onlardan kılması için dua et.” dedi. Rasulullah (s.a.v.):
“O hususta Ukkaşe senden önce davrandı.” buyurdular.19
(19) Müslim, İman: 371.
İbn-i Mesud (r.a.) dan, dedi ki:
“Ben Rasulullah (s.a.v.) dan şunları işittim. Buyurdular ki:
“Rukyelerde, temimelerde (Muskalarda), tivalerde (muhabbet muskası)







