HASEN BİN ALİ RADIYALLAHU ANHUMA
Hasen Radıyallahu anh, Ali ve Fatıma radıyallahu anhuma’nın oğludur.[1] Hicretin 3. yılı Ramazan ayının ortasında doğmuştur.[2] Zehebi, Şaban ayının ortasında doğduğuna dair rivayeti daha doğru kabul eder.[3]
Fatıma Radıyallahu anha’nın doğum zamanı gelince, Efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem, ona Esma Binti Ümeys ile dadısı Ümmü Eymen’i gönderdi, onlar da Ayetel Kürsi ile Felak ve Nas surelerini okudular.[4]
Nesefi’den şöyle nakledilmiştir; “Fatıma Radıyallahu anha, Hasen Radıyallahu anh’ı doğurduğu zaman, Ali Radıyallahu anh’a; “Ona isim ver” dedi. O da; “O’na ismi ancak dedesi Sallallahu aleyhi ve sellem isim koyacaktır.” Dedi. Peygamber efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem;
“Allah Azze ve Celle ona benden önce isim verecek” buyurdu. Bunun üzerine, Cibril aleyhis selam ona geldi ve dedi ki; “Ya Muhammed! Şüphesiz Allah Teala, bu doğumdan dolayı seni tebrik ediyor ve buyuruyor ki;
“Onu Harun’un oğlunun adı olan Seber’in manasında; “Hasen” diye isimlendir.” Hüseyn Radıyallahu anh doğduğunda da Cibril aleyhisselam demiştir ki;
“Ya Muhammed! Şüphesiz Allah Teala, bu doğumdan dolayı seni tebrik ediyor ve buyuruyor ki; “Onu Harun’un diğer oğlunun ismi olan Sübeyr’in manasında; “Huseyn” diye isimlendir.”[5]
İbni Sa’d, İmran Bin Süleyman’dan rivayet ediyor; “el Hasen ve el Huseyn cennet ehlinden iki isimdir. Araplar cahiliye döneminde bu isimleri kullanmazdı.”[6]
Efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem O’nun sağ kulağına ezan, sol kulağına da ikamet okudu, ağzına yumuşak hurma sürdü ki bu sünnete tahnik denir. Yedinci günde ismini koydu Sünnet ettirip, saçını da kestirip ağırlığınca gümüş sadaka verildi.[7]
Akika kesilip kesilmeyeceğini soran Fatıma radıyallahu anha’ya Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem; “Hayır! Sen onun saçını kes ve saçının ağırlığınca gümüşü, fakirlere sadaka olarak dağıt.” Buyurdu.[8]
Akika kurbanı, Ehli Kitab’ın adetlerinden idi. Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem, bunu yasaklamayarak, mubah olarak bırakmıştır. Bazı alimler akikanın iptal edilmiş olduğunu söylediler. Ancak, Hasen Radıyallahu anh için, akika olarak iki koç kesilmiştir.[9] Akikanın müstehab olduğunu gösteren deliller vardır.
İsmi Hasen, lakabı “Zeki” ve “Mücteba”, Künyeleri “Ebu Muhammed, Taki, Veli, Seyyid, Reyhanetün Nebi ve Sıbtun Nebi”dir.[10]
Hasen Radıyallahu anh, Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’e herkesten daha fazla benzerdi. Başından göbeğine kadar olan kısmında, Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’e benziyordu.[11]
Ebu Bekre Radıyallahu anh’den; Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem bize namaz kıldırırken henüz küçük bir çocuk olan Hasen Radıyallahu anh gelir, secdeye varmış olan Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in sırtına çıkardı. Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem de, secdeden yavaş yavaş kalkardı. Namazı bitirdiğinde;
“Ya Rasulullah! Sen torununa hiçbirimizin kendi çocuğuna göstermediği ilgiyi gösteriyorsun.” Dediklerinde buyurdu ki;
“Bu benim fesleğenimdir. Umulur ki, Allah Azze ve Celle, onun sebebiyle iki Müslüman topluluğun arasını düzeltecektir.”[12]
İbni Ömer Radıyallahu anhuma’dan; Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Hasen ve Huseyn, benim dünyada öpüp kokladığım iki reyhanımdır.”[13]
Ebu Said Radıyallahu anh, şu hadisi nakleder; “Hasen ve Huseyn, cennet gençlerinin efendileridir.”[14]
Ebu Hureyre Radıyallahu anh’den; Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem Hasen ve Huseyn radıyallahu anhuma hakkında “Allah'ım! Ben bu ikisini seviyorum. Sen de sev, onları seveni de sev.” diye dua ederdi[15]
Enes Radıyallahu anh rivayet ediyor; Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’e; “Ehli beytinden en çok sevdiğin kimdir?” diye sordular. Buyurdu ki; “Hasen ve Huseyndir.”[16]
İbni Abbas Radıyallahu anhuma rivayet ediyor; “Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem, boynu üzerinde Hasen Radıyallahu anh’ı taşıdığı halde çıkageldi. Adamın biri Hasen’e; “ey çocuk! Ne güzel bir bineğe bindin.” Dedi. Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “O da ne güzel bir binicidir.”[17]
Ebu Hureyre Radıyallahu anh’dan; “Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem, Hasen’e dilini çıkarır, çocuk, dilinin kırmızılığını görünce sevinirdi.”[18]
Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem, Ali Radıyallahu anh’e, parasının üçte ikisini kokuya, üçte birini de düğün hazırlığı için elbiseye harcamasını emretti. Fatıma Radıyallahu anha’ya, çocuğu emzirmede acele etmemesini emretti. Fatıma Radıyallahu anha dedi ki; “Ben Huseyn’i emzirmede acele ettim. Ama Hasen ise, Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem onun ağzına ne olduğunu bilmediğim bir şey koyduğu için diğerinden daha alim idi.”[19]
Hasen Radıyallahu anh’e denildi ki; “Ebu Zerr Radıyallahu anh, fakirliği zenginlikten, hastalığı sıhhatten daha çok severim diyor” Bunun üzerine Hasen Radıyallahu anh dedi ki; “Allah, Ebu Zerr’e rahmet eylesin. Lakin ben derim ki, Allah’ın güzel iradesine itimad eden bir kimse, Allah’ın kendisi için seçtiği durumdan başka bir şey istemez.”[20]
Hasen Radıyallahu anh, kızına ve yeğenlerine şöyle nasihat ediyordu; “İlme çalışınız. Ezberlemek zor gelirse, ilmi yazın ve evlerinize götürün.”[21]
Muhabbeti şöyle tarif etmiştir; “Muhabbet, sevgili ne yaparsa yapsın, her şeyini O’nun yoluna vermektir.”[22]
Ali Radıyallahu anh, İmam Hasen Radıyallahu anh'a “Doğruluk nedir?” deyince; "Kötülüğü iyilikle önlemektir." buyurdu.
“Şeref nedir?” diye sorduğunda; "insanlarla iyi geçinmek ve suçu üstlenmektir." buyurdu.
“Mürüvvet nedir?” diye sorunca; "Dini korumak, onur ve şahsiyetine önem vermek, yumuşak davranmak, ihsanda bulunmayı adet edinmek, hakları eda etmek ve halka sevgi göstermektir." buyurdu.
“Alçaklık nedir?” denilince; "Titiz olup, küçük kusurları büyük görmek ve değersiz şeyleri esirgemektir." buyurdu.
“kınanmaya sebep olan şey nedir?” diye sorulunca; "Kişinin kendisini koruması ve hanımını serbest bırakmasıdır." buyurdu.
“Cömertlik nedir?” diye sorulunca; "Bolluk ve darlıkta bağışta bulunmaktır." buyurdu.
“Cimrilik nedir?” diye sorulduğunda; "Elinde olanı harcamayı israf bimek, bağışladığını da boşa gitmiş saymaktır." buyurdu.
“Kardeşlik nedir?” diye sorulunca; "Zorlukta ve bollukta vefalı olmaktır." buyurdu.
“Korkaklık nedir?” denilince; "Dosta karşı cesur olup, düşmandan çekinmektir." buyurdu.
“Zühd nedir?” denildi; İmam: "Takvalı olmaya rağbet etmek (ilgi göstermek) ve dünyaya gönül vermemektir." buyurdu.
“Hilim nedir?” denilince; "Öfkeyi belirtmeyip yutmak ve kendine hakim olmaktır." buyurdu.
“Zenginlik nedir?” diye sorulunca; "Az olsa bile, nasip ne ise ona razı olmaktır." buyurdu.
“Fakirlik nedir?” diye sorulunca; "Her şeye göz dikmektir." buyurdu.
“Sertlik nedir?” diye sorulduğunda; "Kendi hükümdarına ve sana zarar vermeye gücü yeten kimseye, karşı çıkmaktır." buyurdu.
“Zillet nedir?” diye sorulunca; "Doğru konuşurken korkmaktır." buyurdu.
“Cesaret nedir?” diye sorulunca; "(Çekinmeden) rakiplerin karşısında durmaktır." buyurdu.
“Külfet (kişinin kendisi için zorluk çıkarması) nedir?” diye sorulunca; "Seni ilgilendirmeyen konularda konuşmandır." buyurdu.
“Onur nedir?” denildiğinde; “vermen gerekeni vermen ve suçluyu affetmendir.” Dedi.
“Akıl nedir?” denildiğinde; “Muhafaza edilmesini istediğin her şeyi kalbin muhafaza etmesidir.” Dedi.
“Cehalet nedir?” denilince; “İmamına düşmanlık etmen ve ona laf çevirmendir.” Dedi.
“Yücelik nedir?” diye sorulunca; "Güzel işleri yapmak ve kötü işleri terk etmektir." buyurdu.
“Akıllı olmak nedir?” diye sorduklarında; "Ağır başlı olmak, yöneticilerle geçinmek ve insanlara karşı suizan etmekten kendini muhafaza etmektir." buyurdu.
“Şeref nedir?” denildiğinde; “Kardeşlere uymak ve komşuları muhafaza etmektir.” Dedi.
“Akılsızlık nedir?” denilince; "Alçaklara uymak ve sapıklarla arkadaş olmaktır." buyurdu.
“Gaflet nedir?” denilince; “Mescidi terk etmen ve fesadcıya itaat etmendir.” Dedi.
“Mahrumiyet nedir?” diye sorulunca; "Sana sunulan nasibini (hakkını) almamandır." buyurdu.
“Efendi kimdir?” diye sorulduğunda; "Malında ahmaklık yapan ve haysiyetini önemsemeyen kimsedir. Kendisine sövülür, ama cevap vermez. Aşiretinin işlerini yürütmek hususunda sürekli çalışır, yerinden ayrılmaz." buyurdu.
“Yiğitlik nedir?” diye sorulunca; "Sığınmış olan kimseyi (mülteciyi) savunmak, savaş meydanlarında direnmek ve zor durumlarda girişken olmaktır." buyurdu.
“Kerem nedir?” diye sorulunca; "Muhtaç olan kimsenin istemesini beklemeden ona bağışta bulunmak ve kıtlıkta yemek vermektir." buyurdu.
“Adilik nedir?” diye sorulunca; "Cimrilik ve çirkin konuşmaktır." buyurdu.
“Konuşmada acizlik nedir?” diye sorulunca; "Konuşurken sakalla oynamak ve boğazı çok temizlemektir." buyurdu.
“Şecaat nedir?” diye sorulunca; "Rakiplerinden çekinmemek ve savaş alanında dirençli olmaktır." buyurdu.
Bundan sonra Ali Radıyallahu anh dedi ki; “Ey oğulcuğum! Ben Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim;
“Cahillikten daha şiddetli bir fakirlik, akıldan daha faziletli bir mal, kendini beğenmişlikten daha şiddetli bir yalnızlık, istişareden daha güvenli bir destek, tedbir gibi akıl, güzel ahlak gibi asalet, çekingenlik gibi vera, tefekkür gibi bir ibadet ve haya gibi bir iman (şubesi) yoktur. İmanın başı sabırdır. Konuşmanın afeti yalandır. İlmin afeti unutmak, hilmin afeti sefihlik, ibadetin afeti ara vermek, şerefin afeti iddia ve kibirlenmek, cesaretin afeti taşkınlık, cömertliğin afeti başa kakmak, güzelliğin afeti gururlanmak ve sevmenin afeti övünmektir.”
Ey oğulcuğum! Gördüğün hiçbir kimseyi küçümseme! Eğer senden yaşça büyükse onu baban say, eğer yaşıtın ise kardeşin bil, senden küçük ise, onu oğlun say.”[23]
İbni Sa’d, Asım Bin Behdele’den nakleder; “Hasen Radıyallahu anh’a dedim ki; “Şu Şiiler, Ali Radıyallahu anh’ın kıyamet gününden önce dirilip geleceğini iddia ediyorlar!” buna şu cevabı verdi; “Vallahi yalan söylüyorlar! Bunlar bizim şiamız değillerdir. Eğer Ali Radıyallahu anh’ın kıyametten önce tekrar dünyaya döneceğini bilseydik, onun zevcelerini başkasıyla evlendirmez ve malını da paylaşmazdık.”[24]
Hasen Radıyallahu anh, yüce, şerefli, halim (yumuşak huylu), zahid, sabırlı, vakarlı, haşmetli, cömert, övülür bir zat idi. Fitneleri, savaşı sevmeyen, sakin tabiatlı, efendi biriydi.[25]
Hasen Radıyallahu anh, “Ben Rabbimin evine yaya olarak gitmeden ona kavuşmaktan haya ederim” diyerek yirmi defa yaya olarak hacca gitmiştir.[26] O, yaya olarak giderken, köleleri binek hayvanını yanında çekerek götürürlerdi. Aynı şey, Huseyn Radıyallahu anh için de rivayet edilmiştir.
Hasen Radıyallahu anh, malının tamamını Allah yolunda iki defa harcamış, üç defa da malını Allah rızası için paylaşmıştır. Hatta ayakkabısının tekini sadaka olarak verip, tekini kendine bırakmaya yemin etmiştir. Aldığı her hediye karşılığında onun değerinde hediye verir, dilenciyi boş çevirdiği olmazdı.[27]
Halifeliği döneminde, bir namazı eda ederken, Cerrahul Esedi adında, Hasen Radıyallahu anh’a gizli kin besleyen, ona zarar vermek için fırsat kollayan biri, secdeye vardığı sırada Hasen Radıyallahu anh’ı hançerleyerek yaraladı. Bu hadiseden sonra Hasen Radıyallahu anh, halka şöyle hitap etti;
“Ey Iraklılar! Hakkımızda Allah’tan korkun! Biz Ehl-i Beyt’iz. Sizin emirleriniz ve misafirleriniziz. Allah Teala, bizim hakkımızda; “Ey Ehli Beyt! Allah sizden ancak günahı gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.” (Ahzab 33) buyurmuştur.” Bu hutbeden sonra mescitte ağlamayan kalmadı.”[28]
Bir defasında Mervan, Hasen Radıyallahu anh’a ağır laflar etti. Hasen Radıyallahu anh hiç ses çıkarmadı. Sonra Mervan sağ eliyle sümkürünce, Hasen Radıyallahu anh ona; “Sana yazıklar olsun! Sağ elin yüz için olduğunu, böyle hareketler için sol elin kullanılacağını bilmiyor musun?” Yuh sana!” dedi. Mervan sesini çıkaramadı.[29]
İşte bu, Hasen Radıyallahu anh’ın, Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in ahlakı ile ahlaklandığını göstermektedir. Zira Efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem de, şahsını ilgilendiren hususlarda kızmaz, şeriatın hükümleri çiğnendiğinde kızardı.[30]
Bir gün Hasen Radıyallahu anh’ın kapısına dilenci gelmiş ve Hasen Radıyallahu anh; “Neden onu bu duruma düşürdüm, o bana gelmeden önce halini araştırıp ihtiyacını gidermeliydim” diye hayıflanarak ağlamıştır.[31]
İbni Sirin ve Ebu Ca’fer Radıyallahu anhuma’dan nakledildiğine göre, Hasen Radıyallahu anh, yemeğe çağrılmayan kimseleri yemeğine çağırırdı.[32]
Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem, Hasen ve Huseyn Radıyallahu anhuma’ya hitaben buyurdu ki; “Doğrusu siz, Allah’ın ruhundansınız. Siz saygı görüp sevileceksiniz.”[33]
Hasen Radıyallahu anh, küçük iken, Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem, onun dudağını öperdi. Bazen dilini emer, onu kucaklar, bağrına basıp onunla oynardı. Bazen Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem namazda secde halinde iken Hasen Radıyallahu anh gelip O’nun sırtına biner, Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem de, onu sırtında tutmak için secdesini uzatırdı. Bazen Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte minbere çıkardı.
Sahih bir hadiste sabit olduğuna göre, Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem minberde hutbe irad ederken, Hasen ile Huseyn Radıyallahu anhuma’nın kendisine dargın durduklarını görünce minberden inip onları kucaklamış, yanına alıp minbere çıkarmış ve; “Allah doğru söyler; “Şüphesiz mallarınız ve çocuklarınız bir imtihandır.” Ben bu ikisinin yürürken tökezlediğini görünce kendimi tutamadım, yanlarına gitmek için indim.”[34]
Ebu Bekr Radıyallahu anh, Hasen Radıyallahu anh’a saygı gösterir, ikramda bulunur, onu sever ve; “Babam sana feda olsun” derdi. Ömer Radıyallahu anh de ona bu şekilde davranırdı.
Vakıdi’nin İbrahim Bin Haris et Teymi’den rivayet ettiğine göre Ömer Radıyallahu anh sahabelere maaş bağlarken Hasen ile Huseyn Radıyallahu anhuma’ya Bedir savaşına katılan sahabelere bağlanan beş milyon dirhemlik maaşı bağlamıştı.
Osman Radıyallahu anh de aynı şekilde onlara ikramda bulunur, onları severdi. Osman Radıyallahu anh kuşatma altına alındığında, Hasen Radıyallahu anh kılıcını kuşanarak onun yanında durmuş, onu savunmaya başlamıştı. Osman Radıyallahu anh da onun başına bir kötülük gelmesinden korktuğu için yemin vererek evine dönmesini talep etmişti ki, Ali Radıyallahu anh’ın gönlü rahatlasın.
Ali Radıyallahu anh oğlu Hasen’e aşırı derecede kıymet verir ve ona saygı gösterirdi.
Muaviye Radıyallahu anh dedi ki; “Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’i, Hasen Bin Ali Radıyallahu anh’ın dilini emerken gördüm. Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in emdiği bir dil asla azab görmeyecektir.”[35]
İbni Abbas Radıyallahu anhuma, Hasen ve Huseyn Radıyallahu anhuma’nın ata ve deveye binmesine yardım eder ve böyle bir görevi nasip ettiği için Allah’a şükrederdi. Hasen ve Huseyn radıyallahu anhuma öyle sevilirlerdi ki, Ka’be’yi tavaf edecekleri zaman halk onları görmek ve selamlamak için izdiham yapardı.[36]
Hasen Radıyallahu anh, çok boşayan bir zat idi. Fakat boşadığı bütün hanımları onu çok severdi. Hatta Ali Radıyallahu anh, bir gün hutbesinde Hasen Radıyallahu anh’ın çok boşaması sebebiyle halkı, ona kız vermemesi için uyarmış, halk ise, ehli beyt ile akrabalık kurmak arzusu ile bundan razı ve hoşnut olduklarını söylemişlerdi.[37]
Ebu Hureyre Radıyallahu anh rivayet ediyor; “Bir gece Hasen Radıyallahu anh, Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda idi. Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem onu pek ziyade severdi. Ona;
“Haydi annenin yanına git” buyurdu. Ben;
“Onu ben götüreyim” dedim. Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem;
“Hayır sen gitme” buyurdu. Tam o sırada gökten aniden bir şimşek parladı. Hasen Radıyallahu anh da, o şimşeğin ışığında yürüyerek annesinin evine gitti.”[38]
“Aklı olmayanın edebi olmaz. Hikmeti olmayanın dostluğu olmaz. Dini olmayanın hayası olmaz. Aklın başı insanlarla güzel geçinmektir. Kişi, akıl ile iki cihan seadetini kazanır. Akıldan mahrum olan ise hepsinden mahrum olmuştur.”[39]
“İnsanların helaki üç şeydedir; kibir, hırs ve hased. Kibir, dini yok eder, iblis kibri sebebiyle lanete uğramıştır. Hırs, kişinin düşmanıdır. Adem aleyhisselam bu sebeple cennetten çıkarılmıştır. Hased ise, kötülüklerin gözcüsüdür. Kabil, Habil’i hasedi yüzünden öldürmüştür.”[40]
Ebu Bekr Muhammed Bin Keysan el Asam, Hasen Radıyallahu anh’ın birgün arkadaşlarına şöyle dediğini rivayet eder;
“Size, insanlar arasında gözüme en çok büyük görünen bir kardeşimi haber vereceğim. Onun gözümde büyümesinin sebebi; dünyanın onun gözüne küçük görünmesidir. O, mide şehvetinin hakimiyetini hiçe saymıştır. Bulamadığı şeyi arzulamaz, bulduğu zaman da daha fazlasını istemez. Tenasül uzvunun şehvetine hakim olmuştur. Aklını ve görüşünü hafife almaz, cahilliğin hakimiyetinin dışına çıkmıştır.
Bir şeyden mutlaka yarar sağlayacağına inanmazsa, o şeye elini uzatmaz. Attığı adımı da mutlaka iyilik yapmak için atar. Öfkelenmez, kimseye kızmaz. Alimlerle bir araya geldiğinde konuşmaktan çok dinlemeyi sever. Konuşmasına engel olunabilirse de, susmasına engel olunamaz. Zamanının çoğunu susarak geçirir. Konuştuğu zaman konuşmacılara aldırış etmez, onları kendi haline bırakır. Tartışmaya girmez. Başkalarına karşı delil öne sürmez. Ancak, yapmadığını söyleyen, söylemediğini yapan bir kadıyı gördüğü zaman onunla tartışır. Bunu da faziletinden dolayı yapar, kardeşlerini unutmaz. Herhangi bir şeyde kendini onlara tercih etmez. Bir kimseye ayıplanacak bir hususta ikramda bulunmaz. İki şeyle karşılaştığı zaman hakka en yakın olanını tercih eder. Hevesine yakın olana muhalefet eder.”[41]
Giyim şekli; Hasen Radıyallahu anh, siyah sarık sarar, siyah elbise giyerdi. Yüzüğünü sol elinin küçük parmağına takardı.[42]
Hasen Radıyallahu anh, Osman Radıyallahu anh’ın hilafeti döneminde içlerinde Huseyn, İbni Abbas, İbni Ömer, İbni Amr, Abdullah Bin Cafer ve İbni Zübeyr Radıyallahu anhum gibi zatların bulunduğu takviye kuvvetleri ile Afrika fütuhatına katılmıştır.[43]
Hasen Radıyallahu anh, Osman Radıyallahu anh’ın kuşatıldığı zaman onun yardımına koşanlardan idi.[44] Hasen Radıyallahu anh, ile birlikte Sa’d Bin Malik, Ebu Hureyre, Zeyd Bin Sabit Radıyallahu anhum gibi bazı Medineliler, isyancılara karşı silahlı mücadele taraftarı idiler. Fakat Osman Radıyallahu anh, buna müsaade etmiyor, meseleyi şifahi telkinler ile halletmek istiyordu. Ali, Talha ve Zübeyr Radıyallahu anhum, Osman Radıyallahu anh ile görüşmek istedilerse de, bencil emeviler buna mani oldular, Ali Radıyallahu anh’ı tahrik etmek istediler. Bu durumda Ali Radıyallahu anh ve ellerinde büyük kuvvet bulunan fazilet sahibi kimseler uzlete çekilmek durumunda kalıyordu.[45]
Hasen Radıyallahu anh, Osman Radıyallahu anh’ın kapısında asilere karşı savaşmış ve yüzünden yaralanmıştır.[46]
Hasen Radıyallahu anh, Ali Radıyallahu anh’ın hilafeti döneminde, babası için taraftar toplamak üzere Ammar Radıyallahu anh ile beraber Kufe’ye gönderilmiş ve dokuz bin kadar taraftar toplayarak dönmüştür.[47]
Hasen Radıyallahu anh, Ali Radıyallahu anh’ın Cemel, Sıffin ve Nehrevan savaşlarında kumandanlarından biri idi.[48]
Hz. Hasan’ın Hilafete Getirilisi
Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın ilk çocuğu olan Hz. Hasan, Medine’de 625 tarihinde doğdu. Taberistan’ın ve Kuzey Afrika’nın fethinde bulundu. Hz. Osman’ın asiler tarafından kuşatıldığı dönemde, kardeşi Hüseyin ile beraber, onu korumak amacıyla kapısında nöbet beklemesi dışında, babasının hilafetine kadar hiçbir siyasî hadisede yer almadı. Hz. Ali döneminde ise Hz. Aişe’nin ordusuna karşı savaşmak üzere, asker toplamak amacıyla, Kûfe’ye, ünlü sahabi Ammâr b. Yâsir ile beraber gönderildi.[1] Babasının hilafeti döneminde cereyan eden savaşların tamamına iştirak etti.
Hz. Ali’nin vefatından sonra hilafete getirilen Hz. Hasan’ın seçiliş biçimi ile Hz. Ebubekir’in göreve getirilisi arasında bir benzerlik bulunmaktadır. Bir farkla ki Hz. Ebubekir’in hilafete gelişinde Ensarın, Sa’d b. Ubâde’yi halife seçmek amacıyla, daha önce bir takim hazırlıklar yaptığı anlasılmaktadır.[2] Bu durum sahabenin tamamen hazırlıksız olmadığını, en azından bir kısmının Hz. Peygamberin hastalığı esnasında, onun vefat edeceği gerçekliğine kendisini hazırladığını ortaya koymaktadır.
Hz. Hasan’a gelince; Kûfelilerin Hz. Ali’den sonra kimin halife olacagı hususunda hiçbir hazırlık yapmadıkları anlaşılmaktadır. Çünkü Hz. Ali’nin şehit edilmesi ani bir gelişmedir. Kûfeliler bu duruma tamamen hazırlıksız yakalanmışlardır. Ancak Hz. Ali’nin yaralanması ile beraber kimin halife olacağının tartışılmaya başlandığını görmekteyiz. Tartışma Hz. Ali’ye kadar getirilmiş, kendisinden sonra halifelik yapacak bir şahsı tayin etmesi istenmiştir.[3] Hz. Hasan dışında, kaynaklarımız tarafından zikredilmemiş olmasına rağmen, başka adaylar da bulunmuş olmalıdır. Babasının vefatından iki gün sonra kendisine biat edilmiş olması bu ihtimali kuvvetlendirmektedir.[4] Ancak Hz. Hasan, bu adaylar arasından sıyrılıp ön plana çıkmıştır. Onun ön plana çıkmasının bir takım nedenleri olmalıdır. Kendisini hilafete taşımada önceki başarılarının rolünün olmadığını biliyoruz. Zira daha önce hilafete gelebilecek kadar büyük bir başarı elde edemediği gibi katıldığı savaşlarda da kayda değer bir varlık gösterememiştir. Nitekim hilafeti onun hakki olarak görenler de kendisine böyle bir başarı atfetmemektedirler. Dolayısıyla Hz. Hasan’ı hilafete taşıyan nedenleri başka yerde aramak gerekmektedir.
Şia, Hz. Hasan’ı hilafete taşıyan nedenin ilahî olduğu iddiasındadır. Onlara göre Hz. Hasan, babasından sonraki imam olarak Allah tarafından belirlenmiştir. Dolayısıyla Hz. Ali, Allah'ın bu emrine dayanarak, oğlunu kendisinden sonraki imam olarak açıklamış ve halkın ona biat etmesini emretmiştir. Bu hadiseden sonra da Kûfeliler, Hz. Hasan’a biat etmişlerdir. Şiî müellif Kuleynî, bu olayı anlatırken, söyle demektedir:
“Ali (as) hasta olduğu zaman onun yerine namazı oğlu Hasan kıldırdı. İmam Ali kitabini ve silahını ona vererek onu kendi yerine imam tayin etti ve söyle dedi: “Yavrum! Allah Resulü benden sonra seni vasi tayin etmem ve kitabim ile silahımı sana vermemi emretti. Peygamber beni kendisine vasi tayin edip kitabini ve silahını verdiği gibi, benim de seni vasi tayin etmemi ve ömrünün sonlarına doğru bunları kardeşin Hüseyin’e vermeni buyurmami emretti... ”[5]
Isbatu’l-Vasiyye adli eserde de Hz. Ali’nin on iki oğlunu bir araya toplattığını, kendilerine Hasan ve Hüseyin’i vasi tayin ettiğini söylediğini, bundan sonra da Hz. Hasan’a biat edildiğini aktarmaktadır.[6] Ibn A’sem Hz. Ali’nin vefatından sonra Kûfeliler “önce Hasan’ın, arkasından da Hüseyin’in imam olmasını kabul ettiler”[7] demektedir. Ancak Şiî kaynaklar dışından gelen rivayetler Hz. Hasan’ın bu şekilde veliaht olarak atandığına dair yeterli bilgi sunmamaktadır. Aksine tarafsız rivayetlerin büyük bir kısmı Hz. Ali’ye kendisinden sonra kimi halife tayin edeceğinin sorulduğunu, onun da hiçbir beyanda bulunmadığını aktarmaktadır. Örneğin İslam Tarihinin önemli kaynaklarından biri olan Belâzûrî tarafından aktarılan Cündeb b. Abdullah’ın Hz. Ali’ye geldiği ve oğlu Hasan’ı halife seçmek istediklerini, bu konudaki fikrini sorduğunu, Hz. Ali’nin de “size emretmeyeceğim gibi sizi bundan da alıkoymam”[8] rivayeti bunlardan sadece birisidir.
Öyle anlaşılıyor ki Hz. Ali kendisinden sonraki halifeyi belirlemek istememiştir. Nitekim kendisine bu talepte bulunanlara Hz. Peygamberi örnek almak istediğini ifade ederek hiç kimseyi halife olarak zikretmeyeceğini söylemiştir.[9] Bilindiği gibi Hz. Peygamber de kendisinden sonra hiç kimseyi halife tayin etmemiş, ümmeti kendi halifesini tayin hususunda özgür bırakmıştı. Hz. Ebûbekir ve Ömer ise kendilerinden sonraki halifeyi bir şekilde belirlemişlerdi. Hz. Ömer, Hz. Osman’ın halife seçildiği şûrâ’yı belirlerken oğlunu da dahil etmiş, fakat seçilemeyeceğini şart koşmuştu. İşte Hz. Ali bu hadiseye de vurgu yaparak Hasan’ı halife olarak belirlemeyeceğini, hilafetine de engel olmayacağını açıklamıştı. Belki de Hz. Ali, açık bir şekilde dile getirmemiş olsa da, oğlunun halife olmasını istemiştir. En azından oğlunun da diğer insanlar kadar hak sahibi olduğunu düşünmüş olmalıdır.[10] Zaten Abdullah b. Cündeb’in kendisiyle görüşmesinden hemen sonra oğlunu çağırıp nasihatlerde bulunması da halife seçileceğini beklediğini göstermektedir.[11]
Hz. Ali’nin vefatından iki gün sonra halk yeni halifeyi seçmek üzere Kûfe Cuma mescidinde toplandı.[12] O ana kadar da halifenin kim olacağı hususunda halk arasında bir ittifak bulunmuyordu. Bunu bilen Kays b. Sa’d b. Ubâde el-Ensârî, mescitte bir konuşma yaparak, babasının faziletlerini ve Hz. Hasan’ın meziyetlerini zikretmiş, ona biat etmeleri hususunda Kûfelilere telkinlerde bulunmuş ve hiç zaman kaybetmeden kendisine biat eden ilk kişi olmuştur. Onun biat etmesiyle Kûfeliler de biat etmeye başlamışlardı.[13] Dönemin ileri gelenlerinden biri olarak kabul edilen Kays b. Sa’d b. Ubâde’yi Hz. Hasan’a biat hususunda bu denli acele ettiren neden ise Kûfe’nin yapısında aranmalıdır. Zira Kûfe çok farklı etnik unsurları barındıran bir kent idi.[14] Hilafet tartışmaları ile, bu etnik unsurların karşı karşıya gelebileceği endişesinin Kays’ı acele ettirmiş olması yüksek bir ihtimaldir. Böylece Kays’ın, gerek Kuzey Arapları gerekse de Güney Arapları tarafından kabul edilebilecek birine biat ederek, Kûfelilerin birbirlerine girmesini, bir iç savaşın patlak vermesini engellediğini söylemek mümkündür.
Şiî temayüllü olan İsfehanî, Hz. Hasan’a ilk biat edenin Abdullah b. Abbas olduğunu söylemektedir.[15] Ancak Abdullah b. Abbas, Hz. Ali’nin Basra valisi idi ve o anda Kûfe’de olmayıp görevinin başında bulunuyordu.[16] Zaten İsfehanî Hz. Hasan’a ilk biat eden şahsın Abdullah b. Abbas olduğunu söyledikten sonra Hz.Muaviye tarafından Hz. Hasan’ın hakimiyetinde bulunan kentlere casusların gönderildiğini, Kûfe’ye gönderilen casusun Hz. Hasan, Basra’ya gönderilen casusun da Basra valisi Abdullah b. Abbas tarafından yakalanarak idam edildiğini belirtmektedir.[17] Böylece İsfehanî de daha önce verdiği bilgiyi yanlışlamakta, Abdullah b. Abbas’ın o tarihte Basra’da olduğunu kabullenmektedir. İbn A’sem’in de Abdullah b. Abbas’ın Basra’dan Hz. Hasan’a mektup yazıp, Muaviye ile savaşa devam etmesini tavsiye ettiğini söylemesi de[18] Abdullah’ın, Hz. Hasan’a biat ettiği tarihte Kûfe’de olmadığı gerçeğini ortaya koymaktadır.
Burada üzerinde durulması gereken bir başka husus ise Hz. Hasan’a yapılan biatin sekli ile ilgilidir. Kaynaklar bu konuda birbiri ile çelişen iki ayrı rivayet kümesi zikretmektedirler. Birinci rivayet kümesi Kûfelilerin, Hz. Hasan’a, Muaviye ile savaşması şartı ile biat etmek istediğini ve Hz. Hasan’ın Kur’an ve Sünnet yeter diyerek bunu reddettiğini belirtmektedir.[19] Kaynaklarımızda bunların kimlikleri ile ilgili net bilgiler verilmese de savaş hususunda bu kadar istekli olan bu grubun Haricîler olduğu kanaatindeyiz. Eğer Hz. Hasan’a biat etmiş olanların tamamı, “Muaviye ile savaşmak” şartıyla onun hilafetini tanıyacaklarını ileri sürmüş olsalardı, biraz sonra anlatmaya çalışacağımız süreçte, savaş hususunda bu kadar gevsek davranmaz ve savaşmamak için bu kadar mücadele etmezler, aksine Muaviye ile canla basla savaşırlardı. Oysaki hadiseler Kûfelilerin ne kadar isteksiz olduklarını, savaştan ziyade barışı düşündüklerini ortaya koymaktadır.
Taberî, Kays b. Sa’d b. Ubâde’nin de Muaviye ile savaşmak şartı ile biat etmek istediğini, ancak Hz. Hasan’ın bu şartı kabul etmediğini söylemektedir.[20] Fakat hadiseyi Kûfeli tarihçi Avvâne b. el-Hakem’den (ö.148) den aktaran Belâzûrî, Kays’ın şartlı biat ettiğine dair bir bilgi aktarmamaktadır.[21] Zaten Kays’ın şartlı biat etmek istemesi olayın akışı ile uyumlu değildir.
İkinci rivayet kümesi ise Hz. Hasan’ın barışı sağlamak veya kendisine bir takım çıkarlar elde etmek amacıyla hilafete gelmek istediğini, hilafete seçilirken “barış yaptığı ile barış, savaş yaptığı ile savaş yapmak” şartı ile biat aldığını, [22] böylece hilafeti Muaviye’ye devretmek için hazırlık yaptığını söylemektedir.
Hz. Hasan’ın hilafeti para karşılığında sattığını söyleyen yukarıdaki rivayetler, ayni zamanda Zeyd b. Ali’yi karalamak için kullanılmış olmalıdır. Böylece bu ailenin öteden beri para düşkünü olduğu, ilkelerinin bulunmadığı ima edilerek, Zeyd b. Ali’yi halkın gözünden düşürme amacıyla ileri sürülmüş olması muhtemeldir. Bu rivayetler ayni zamanda Hz. Hasan’ın böyle bir şart ileri sürdüğünde, biat etmekte olan halkın tereddüt geçirdiğini, Muaviye ile anlaşmak niyetinde olduğundan şüphelendiklerini ve bu tutumunu kınadıklarını aktarmaktadır.[23] Fakat biraz sonra aktaracağımız hadiselerden de açık bir şekilde anlaşılacağı gibi Kûfeliler hiç de bu kanaatte değillerdi. Aksine onlar savaşmayı istemiyorlardı.
Kendisine h. 40 yılının Ramazan ayında biat edilen Hz. Hasan’ın halife olarak ilk icraatı babasının katili olan Abdurrahman b. Mülcem’e kısas uygulaması oldu.[24] Rivayetler Hz. Hasan’ın bu ilk sınavını hiç de iyi vermediğini aktarmaktadır. Zira bu rivayetlerin önemli bir kısmı Abdurrahman b. Mülcem’in işkence ile öldürüldüğü hususunda hemen hemen ittifak halindedir. Bunlardan kimisi ise İbn Mülcem’e müsle yapıldığını; yani önce elleri, sonra ayakları, arkasından kulakları ve burnu kesildikten sonra öldürüldüğünü söylemektedir.[25]
--------------------------------------------------------------------------------
[1]Hz. Hasan ve Ammâr b. Yasir’in Kûfe valisi Ebû Musa el-Eşarî ile tartışmaları meydana gelmiş, bu tartışmaların akabinden ancak 7000 kişilik bir kuvvet Hz. Ali’nin ordusuna katılmıştır. Geniş bilgi için bkz. Halife b. Hayyat, Tarihu Halife b. Hayyat, (thk. Süheyl Zekkar), Beyrut 1993, 137-138; Ebu Cafer Muhammed b Cerîr et-Taberî, Tarihu'l-Ümem ve'l Mulûk, I-XIII, Beyrut 1987, V, 508; Mesûdî, Murûcu’z-Zeheb, I-V, Kum 1984, II,368
[2] Peygamberin cenazesi kaldirilmadan Ensar’in Sakifetu Beni Saide’de toplanarak Sa’d b. Ubâde’yi halife seçmeye çalismalari, onlarin Hz. Peygamberden sonra kimin halife olacagi hususunda bir takim hazirliklar yaptigini göstermektedir.
[3] Bkz. Ibn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihaye, (thk. Ahmed Ebû Mülhim ve arkadaslari), I-XIV, Beyrut ?, VIII, 16
[4] Bkz. Mesudî, Murûc, III, 4
[5] el-Kuleynî, Usul el-Kafî, II, 65. Kuleynî tarafindan aktarilan bu rivayet kendisinden sonraki kaynaklarin tamaminda yer aldigi gibi, bu gün dahi Siî kökenli arastirmacilar ayni argümani kullanmaktadirlar. Örnek olarak bkz. Razi Ali Yasin, Sulh-i Imam Hasan, 76-77
[6] Bkz. Isbatu’l-Vasiyye, 165 vd.
[7] Bkz. Ebû Muhammed Ahmed b. A’sem (314/926), el-Fütûh, I-VIII, Beyrut 1986, III/IV, 284
[8] Belâzûrî, Kitâbu Cumel min Ensâbi’l-Esrâf, (thk. Süheyl Zekkâr-Riyâd Ziriklî) III, 262; Taberî, VI, 73
[9] Bkz. Ibn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihaye, VIII, 16
[10] Bkz. Adnan Demircan, Islam Tarihi’nin ilk Asrinda Iktidar Mücadelesi, Istanbul 1996, 40
[11] Bkz. Belâzûrî, III, 262
[12] Bkz. Mesudî, Murûc, III, 4
[13] Belâzûrî, III, 278; Taberî, VI, 73
[14] Kûfe’nin demografik yapisi ile ilgili olarak bkz. M. Mahfuz Söylemez, Bedevîlikten Hadarîlige Kûfe, Ankara 2001, 95-171
[15] Ebû’l-Ferec el-Isfehanî (356/966), Mekâtilu’t-Talibiyyîn, (thk. Ahmed Sakar), Beyrut 1987, 52
[16] Bkz. Ali Yasin, 122
[17] Bkz. Isfehanî, Mekâtil, 54
[18] Bkz. Ibn A’sem, III/IV, 285
[19] Ibn Kuteybe konu ile ilgili sunlari söylemektedir: “Kûfelilerden bazisi Hz. Ali’nin vefatindan sonra Hz. Hasan’in yaninda yer aldilar. Bunlar ona Muaviye ile savasmasi sarti ile biat etmek istediler. Ancak o, söz konusu gurubun bu sekilde biatini kabul etmedi. Bunun üzerine Hz. Hasan’dan ayrilarak Hüseyin’e gittiler ve ona biat etmek istediler. Fakat Hüseyin, agabeyi dururken kendisinin biat almasinin mümkün olmadigini belirtince, ondan ayrildilar tekrar Hasan’a geldiler ve kendisine biat ettiler.” Bkz. Ibn Kuteybe, el-Imame, I/II, 163
[20] Bkz. Taberî, VI, 73
[21] Bkz. Belâzûrî, Ensâb, III, 279
[22] Belâzûrî, Ensâb,III, 279; Taberî, VI, 77; Ibn A’sem, III/IV, 285; Müfid, Muhammed b. Muhammed b. Nu’man, (413/1022) el-Irsâd, (shh. Seyyid Kâzim el-Musevî), Kum 1377, 169; Nuveyrî, XX, 224
[23] Bkz. Nuveyrî, XX, 224
[24] Yakubî, Tarihu Yakubî, I-II, Beyrut 1992, II, 216; Ibn Kuteybe, el-Meârif, 240; Taberî, VI, 73; Muhammed b. Hibbân, Kitabu's-Sikât, I-IX, Haydarabad, 1975, II, 305; Kalkasandî ve Nuveyrî Hz. Hasan’a babasinin katledildigi ilk gün biat edildigini söylemektedir. Bkz. Ahmed b. Ali el-Kalkasandî, Subhu’l-A’sa fi Sinaati’l-Insa, I-XV, (srh. Muhammed Hüseyin Semsuddin), Beyrut 1987, III, 266; Meâsiru’l-Inâfe,106; en-Nuveyrî, XX, 224
[25] Bkz. Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim b. Kuteybe ed-Dineverî (276/889), el-Imâme ve’s-Siyâse, I-II, Kum 1363, I/II, 16
İbni Mülcem, Ali Radıyallahu anh’ı katledince, halk Hasen Radıyallahu anh’ın yanına gelerek;
“Ey mü’minlerin emiri! Halifeliği sen al!” dediler. Hasen Radıyallahu anh;
“Hayır! Ben sizi bu konuda tıpkı Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in (halife tayin etmeden) bıraktığı gibi bırakıyorum. Eğer Allah size hayır murad ederse, mutlaka sizi hayrınıza dokunacak bir karara vardırır. Nitekim Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettikten sonra da sizin, hayırlı bir insan üzerinde ittifak etmenizi sağlamıştır.” Dedi.[49] Buna rağmen halk, Hasen Radıyallahu anh’ı bu işe son derece layık bulduğu için ona biat etti.
Daha önce Emirül Mü’minin olan Ali Radıyallahu anh, Şam’lılara karşı tedbir almak amacıyla büyük miktarda asker toplamıştı. O böyle bir sefere çıkma hazırlığı içindeyken vefat etti. Cenabı Allah bir işi tamamlamak istediğinde, onu engelleme imkanı yoktur. Ali Radıyallahu anh’ın şehid edilişiyle beraber, halk tarafından biatla halife seçilen Hasen Radıyallahu anh, Muaviye Radıyallahu anh ve Şam’lıların kendi üzerine yürümek istediklerini haber aldı. Daha önce Ali Radıya